Hiç düşündünüz mü, çocukluğunuzdan beri hayatınızdan kimler geldi, kimler geçti?
Keşke hiç bitmeseydi dediğiniz o çocuksu masumiyetinizi, mahalle arkadaşlarınızı, eski kartpostallarda kalmış, o güzelim komşularınızı, elini öptüğünüz aile büyüklerinizi özlemediniz mi? Çelik çomak oynadığınız sokaklardaki çocuk sesleri, şimdi kim bilir nerelerde yankılanıyor? Tel arabalar, tahta atlar, kaydıraklar, boncuklar, bilyeler, gazoz kapakları ve plastik toplar… Kızların ellerinden düşürmediği bez bebekler, renkli tokalar, kurdeleler… Siyah önlüklü, beyaz yakalı o masum çocuklar, sararmış eski fotoğraflar gibi aile albümlerinde kaldı.
Bir zamanlar, bizim mahallenin sokakları çocuk sesleriyle cıvıl cıvıldı. Karnı acıkan çocuk bir hışımla evine koşardı. Zeytinyağı sürülmüş yufkalar o günlerde bize ne tatlı gelirdi. Elimizde yufka, önümüzde bir top, akşama kadar kan ter içinde koşturur dururduk. Ne oyuna doyabildik ne çocukluğumuza…
Öğretmenimiz Naci Yüksel Bey, sokağın başında görününce çocuk bağrışmaları aniden kesilir, akan sular durulurdu. Mahallenin çocukları ip gibi yolun kenarına dizilir, merasim bölüğü ciddiyetiyle öğretmenimizi selamlardı. Sonra sokaktaki şamata yeniden başlar, bütün cıvıltısıyla akşama kadar sürerdi. Akşam ezanında ortalığı derin bir sessizlik kaplar, o vakitten sonra sokaklarda in cin top oynardı.
Şimdi dönüp geriye baktığımda, yalnızca çocukluğumu değil ıhlamur kokulu o eski günleri özlüyorum. Bir öğretmenin sokağın başında görünmesiyle kendiliğinden oluşan o saygıyı, mahallelinin birbirine duyduğu güveni, büyüklerin sözünü dinleyen çocukları... Belki imkânlarımız azdı; ama birbirimize ayıracak vaktimiz, paylaşacak ekmeğimiz, birbirimize duyacak saygımız vardı.
Siz hiç hafta sonlarında radyodan Fenerbahçe-Galatasaray maçı dinlediniz mi? Spikerle birlikte “gool!” diye bağırıp sokak ortasında etrafınızda dört beş tur döndünüz mü? Çay bardağını ortaya koyup kıran kırana mahalle maçları oynadınız mı?
Okul önlerinde tatlı satan nur yüzlü Şam tatlıcı Ahmet Dayı'yı, yaz kış Çarşı Meydanı'ndan eksik olmayan Tatlıcı Hasan Amca'yı hatırladınız mı? Çingir Ali, Koca Dokuz, Camcı Hasan, Karcı Ahmet ve oğlu İsmet dondurma ve şerbet satarlardı; dükkânlarına uğradınız mı? Bugün o eski tatlar ne dondurmada kaldı ne şerbette… Elma şekeri ve macun satan beyaz önlüklü Çete Salih de aramızdan ayrılalı yıllar oldu.
Sinemacı Kâmil, "Malkoçoğlu, Maskeli Beşler, Senede Bir Gün, Hababam Sınıfı" gibi eski Türk filmlerini oynatırdı. Çocuklar, sinema kapısında "Kâmil Ağa! 25!..." diye bağırırlardı. 25 kuruşa sinemaya girebilen çocuk kendini mutlu hissederdi.
Eski çarşı esnafından da kimse kalmadı. Fırıncılar, lokantacılar, kebapçılar, helvacılar, bakkallar, manifaturacılar, terziler, kunduracılar... Ekin orağı mevsiminde Çarşı Camii önünde sıra sıra dizilen düvenciler, samancılar, nalbantlar, semerciler... Beri tarafta kepekçiler, uncular, maharetli inşaat ustaları, dülgerler, tenekeciler, lehimciler ve kara demirciler, bu dünyadan geçip gittiler. Bugün Çarşı Meydanında ne Halkevi kaldı ne kamyon garajı ne de eski belediye binası... Sokaklardan çıngırak sesli at arabaları ve hayvan böğürtüleri de çekilip gitti.
Kışın günlerce lapa lapa kar yağardı. Zemheri akşamlarında konu komşuya misafirliğe giderdik. O kış günlerinde kimse bize kurt masalı anlatmazdı; ama Kılcılar'ın rahmetli Medine Teyze'nin acı biberli tuzlamasının tadı bir başka olurdu. Mısır patlatılır, badem kırılır, küt küt yanan odun sobasında kestaneler pişirilirdi. Kireç kokulu, bir iki katlı, ahşap evlerde otururduk. Beyaz tülbentli analarımızın sabahtan akşama kadar bir türlü işi bitmezdi.
Yollarımız çamurluydu, musluklardan sular akmazdı. Memleket fakir; çocuklar sıska ve cılızdı. Kadın ve erkekler tarlada ırgat olarak çalışırdı. Denizli-Cankurtaran yolu bazen yoğun kar yağışından kapanırdı. Bazı aileler kızlarını okula göndermez, erkek çocuklarını tütün çapasına götürürlerdi. Cehalet diz boyuydu ama; insanlar mertti, güvenilirdi, sözünün eriydi. Dostlukları samimi, muhabbetleri candandı.
Çocukluğumuzdan beri birçok değerimizi kaybettik. Mahalle arkadaşlarımız, aile büyüklerimiz, komşularımız ve dostlarımızdan bugün kaçı hayatta? Geçmişi hatırladıkça içimiz ürperiyor, boğazımıza bir şeyler düğümleniyor.
Neylersiniz, hayat doğumla ölüm arasında yaşanan kısacık bir süreç. İnsanoğlu, göz açıp kapayıncaya kadar süren bu kısacık hayatta ne bitmez tükenmez kavgalar veriyor, ne çok kalp kırıyor, ne büyük çamlar deviriyor?!
Yunus Emre ne güzel söylemiş:
Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gele
Şol göz açıp yummuş gibi
Hayat, aslında bu kadar çekişmeye, kavgaya, tantanaya değmez. Unutmayınız ki insandan kontrolsüz öfkesinin hesabı da sorulacak taş kesilen kalbinin merhametsizliği de... Allah sonumuzu hayır eylesin, geçmişe rahmet olsun. Kalın sağlıcakla.