Geçenlerde arabamın radyosunda sıkça duyduğumuz bir şarkı çalıyordu. Ben de içimden gelerek şarkıya eşlik etmeye başladım. Şarkının nağmesi kadar sözleri de ilgi çekici:

“Ben yoruldum hayat, gelme üstüme…”

“Yorgunum” kelimesi, günlük hayatımızda belki de en çok duyduğumuz ve kullandığımız sözlerden biridir. Sohbetlerimiz bile çoğu zaman, “Bir yorgunluk kahvesi içelim.” davetiyle başlar.

Yorgunluk deyince sadece bedenimizin yorulmasını düşünmedim. Bir de dinlenmekle geçmeyen bir yorgunluk daha var. İnsan bedenini dinlendirir ama içi rahat değildir. Bazen ortada belirgin bir sebep yokken bile kendinizi yorgun hissedersiniz. Bu, “gönül yorgunluğu” dediğimiz haldir. İçimize attıklarımız, söyleyemediklerimiz, bekleyişlerimiz, kırgınlıklarımız, özlediklerimiz… Bütün bunlar insanın gönlünü yoran şeylerdir.

Sabah işine gidip akşama kadar çalışan insan, eve geldiğinde üzerinde bir yorgunluk hisseder. Ama bu, insana bezginlik veren bir yük değildir. Bir bakıma o gün akşama kadar verdiğimiz emeğin izidir. Alın teriyle çalışılan, emek verilen bir günün yorgunluğu insana pek ağır gelmez; aksine bir ferahlık ve huzur verir. Buna ben “tatlı yorgunluk” diyorum.

Uzun süredir emekliyim. Günlerim daha sakin geçiyor. Fırsat buldukça aynı mahallede oturan yakın arkadaşlarımızla, belirli saatlerde yine mahallemizdeki bir çay bahçesinde bir araya geliyoruz. Dostlarla muhabbetin tadı başkadır. Kimi zaman geçmiş günlerden konu açıyor, bazen de günlük olaylara takılıyoruz. Sohbet sohbeti açıyor, zamanın nasıl geçtiğini bile fark edemiyoruz.

Çay bahçesinde otururken etrafıma bakıyorum. Zaman zaman yaşını başını almış insanların çocukça neşelerini, birbirleriyle şakalaşmalarını izliyorum. Birbirlerine gösterdikleri hoşgörü hoşuma gidiyor. İçimden, “Sanki büyümüş de küçülmüş koca koca çocuklar…” diye geçiriyorum. Biliyorum ki hepimiz buraya biraz olsun yorgunluğumuzu atmaya, stresimizi dağıtmaya, dostlarla güzel vakit geçirmeye geliyoruz.

Şairin şu mısraları geliyor aklıma:

“Gönül ne çay ister ne kahvehane,

Gönül sohbet ister, çay bahane.”

Günün en güzel anı bence akşama doğru eve dönüş vaktidir. O an, içimizde tatlı bir yorgunluk, yüzümüzde belirgin bir huzur vardır. Günün tadını çıkarmış olmanın rahatlığıyla evimizin yolunu tutarız.

Aslında bizi yoran, hayatın içindeki zorluklardır: geçim telaşı, ailemiz için verdiğimiz mücadeleler, çocukların yetişmesi, ayrılıklar, hasretler… Bu yorgunluğun içinde alın terimiz de var, sevincimiz de, hüznümüz de. Ama dönüp geriye baktığımızda, bütün bu yorgunlukların boşuna olmadığını görürüz.

Bazen durur, dinleniriz. Biraz soluklanır, sonra yolumuza devam ederiz. Aslında yorulmakla vazgeçmek aynı şey değildir.

Bir arkadaşıma, “Yoruluyor musun?” diye sorduğumda, gayet samimi ve içten şu cevabı verdi:

“Eve vardığımda sağlığım yerindeyse, cebimde de bir miktar para varsa, yorgunluk beni fazla etkilemez. Üzerinde pek durmam.”

Gerçekten de insanı yoran çoğu zaman günlük yorgunluklar değil, ömür boyu taşıdığımız hayatın üzerimize yüklediği zorluklardır.

Yaşımız ilerledikçe bazı şeyleri daha iyi anlıyoruz: Ufak tefek kusurlara takılmamayı, boş yere kibir ve gurur yapmamayı, mutluluğun çoğu zaman büyük şeylerde olmadığını…

Bir dostun içten bir “Nasılsın?” demesinde, bir fincan çay eşliğinde yapılan sohbette, bir şarkının gönlümüze dokunmasında ya da bir türkünün verdiği duyguda bile huzur buluruz. Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama hayatı güzelleştiren de çoğu zaman bunlardır.

Saçlarımız ağarıyor, yüzümüzde çizgiler çoğalıyor… Bedenimiz eskisi kadar güçlü olmayabilir. Varsın olsun… Bütün bunlar yaşanmış bir ömrün izi değil midir?

Akşam olduğunda huzurla eve dönebiliyor muyuz?

Bir dostumuzun yanında gönlümüzce gülebiliyor muyuz? Bir türkü duyduğumuzda kendimizden bir şeyler bulabiliyor muyuz?

Bence önemli olan bunlar…

Daha da önemlisi, gelecekle ilgili hayaller kurabiliyorsak, hayattan hâlâ tat alıyoruz demektir.

Demek ki yorulmuşuz, ama hayatın zorluklarına yenilmemişiz.

Sağlık ve esenlik dileklerimle…

C2810447 4057 4A0F B1C5 45E594Cd9332

İyi haftalar.