Gençken her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Yaşımız ilerledikçe bilmediğimiz daha çok şey olduğunu fark ediyoruz. Kimi zaman söyleyecek çok şeyimiz oluyor ama nereden başlayacağımızı bilemiyoruz. Bazen de anlatmaya kelimelerimiz yetmiyor, susup kalıyoruz.
Zaman zaman çocukluğumu hayal ediyor, o yıllara gidiyorum. Okul bahçesindeki çocuk seslerini duyar gibi oluyor; dedemin kendine has yürüyüşünü, anamın sesini, babamın sıcaklığını, kardeşlerimi ve dostlarımı düşünüyorum. Hepsinin hayatımda ayrı bir yeri var. Bugün aramızda olmasalar da onları andıkça yanımdaymış gibi hissediyorum.
Bugün, rahmetli Ali Vehbi Kabukçu ağabeyim aramızdan ayrılalı altmış gün olmuş. Ne güzel hatıralar biriktirmişiz. Bazılarını kameraya almışım.
2024 yılında yayımladığım "Pınarcık Çeşmesi" adlı şiir kitabımı ilk ona imzalayıp hediye etmiştim. Kitabımdaki şiirlerin çoğu, yayımlanmadan önce onun beğenisinden geçmişti. Kitabı eline aldığında herhangi bir sayfasını açıp karşısına çıkan şiiri okumasını istemiş, ardından, “Bu senin şans şiirin olsun.” demiştim. Önce içinden, sonra sesli olarak okumuştu. O anları kameraya kaydetmiştim.
Videoyu izlerken gözümü ekrandan alamadım. Onun o davudi sesini yeniden duymak beni geçmişe, o güzel anlara götürdü. Şiir şu dizelerle başlıyordu:
“Dudaklarım titrer seni andıkça,
Hatıralar bağlar, dilim lâl olur!”
Bu dizelerin o an yaşadığım duyguların tam karşılığı olduğunu söyleyebilirim.
Şiir bitti, videoyu kapattım. Bir süre öylece oturdum. O sırada Neşet Ertaş’ın şu sözü geldi aklıma:
“Görünen bir yaram yok ama her yerim sızlıyor.”
Bu cümle, insanın içinde yaşattığı duyguları ne güzel anlatıyor. Bazen çevremize baktığımızda her şeyin yolunda gittiğini, hiçbir sıkıntı olmadığını düşünürüz. Oysa herkesin kendine göre bir derdi, bir özlemi vardır; çoğu zaman göremeyiz. Yanından geçip gittiğimiz birinin neler yaşadığını bilemeyiz. Kimi derdini anlatır, kimi ise içine atar.
Zaman geçip gidiyor. Bir gün annenizin sesini duyamıyorsunuz. Bir gün babanızın… Bir gün bir kardeşinizin ya da dostunuzun… Her şey bir anda hatıraya dönüşüveriyor.
Çocukluğumda büyüklerimden sıkça duyduğum şu sözü o zamanlar hiç ayrıntılı düşünmemiştim:
“Sabır ile koruk helva olur.”
Bu sözü şimdi daha iyi anlıyorum. Sabır bazen bir hastanın başında beklemek, bazen güzel bir haberin gelmesini umut etmek, bazen de artık geri gelmeyeceğini bildiğiniz birinin yokluğuna alışmaya çalışmakmış. Hiçbir şey istediğimiz gibi olmuyor. Bazı şeyleri olduğu gibi kabullenmek gerekiyor.
Geriye baktığımızda hepimizin “keşke” dediği anları vardır. Söylemek isteyip de söyleyemediklerimiz, arayıp hâl hatır sormak isteyip de hep ertelediklerimiz… Oysa zamanı varken sevdiklerimizi aramak, onlarla konuşmak, gönüllerini almak, hayatımızda keşkelerle yer vermemek çok önemli. Çünkü bir gün gelir, istesek de o sesi yeniden duymamız mümkün olmayabilir.
Dilimiz sussa da içimizden geçenleri susturamıyoruz. Bazen anlatmak istediklerimizi kelimelere dökemiyoruz. Bazen be söylesek de bazı sözler eksik kalıyor ya... İşte o zaman dilimizin lâl olduğunu anlıyoruz…
Sağlık ve esenlik dileklerimle.
İyi haftalar.
