
Biliyorum ki vefa, hatırlamaktır. Hatırlamak ise bir insanı yeniden yaşatmaktır. Ali Vehbi ağabey için bu satırları hayattayken yazmaya başlamıştım. Ona duyduğum sevgiyi, saygıyı ve üzerimdeki hakkını kendisi yaşarken dile getirmek istiyordum. Yazıyı henüz tamamlamadan, 2 Eylül 2026 Çarşamba sabahı vefat haberini aldım. Bu satırları klasik bir veda yazısı olarak değil; ömrüme dokunmuş güzel bir insana duyduğum vefanın bir nişanesi olarak yazıyorum.
Hayat, bazı insanların ardından bütünüyle sessizleşiyor. Çünkü giden, sıradan biri olmuyor; çocukluğunuzdan, gençliğinizden, hayatınızdan bir parça da onunla birlikte gidiyor. Ali Vehbi Kabukçu ağabeyimi uğurlarken bunu çok derinden hissettim. Sanki sadece bir insanı değil, koca bir dönemi, nice hatırayı da uğurladık.
O, benim için yalnızca babamın amcaoğlu değildi; aramızdaki bağ akrabalığın çok ötesindeydi. Çocukluğumdan bugüne izlediğim, duygularımı paylaştığım, yol gösteren, cesaret veren, sohbetinden güç bulduğum müstesna bir insandı. Üzerimde hakkı olan insanları yazsam, ilk onu yazardım. Onunla öylesine çok ve kıymetli hatıralarım var ki…
Ali Vehbi ağabeyle ilgili ilk hatıram, Kızılhisar Şair Eşref İlkokulu’nun koridorlarıdır. Biz ilkokul öğrencisiydik; o ise liseden mezun olmuş genç bir vekil öğretmendi. Teneffüslerde koridora çıkıp o Davudî gür sesiyle “Çocuklar…” diye seslendiğinde bütün koridor bir anda sessizleşir, onlarca öğrenci aynı anda dönüp ona bakardı.
Yıllar sonra tanıştığım öğrencilerinin anlattıkları da bende aynı duyguyu uyandırdı. Hepsi ondan aynı sevgiyle, aynı saygıyla söz ediyordu. Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti; ama o ses hâlâ kulaklarımdadır.
1972 yılında Bursa Eğitim Enstitüsü’nü bitirip öğretmen oldu. Yıllar sonra, 1976-1977 öğretim yılında ben de aynı okulun öğrencisi oldum. Okulda bana sorulan ilk sorulardan birini hiç unutmam:
“Amca Bey’i tanıyor musun? Neyin oluyor?”
Meğer mezuniyetinin üzerinden yıllar geçmişti; ama adı oralardan hiç silinmemişti. Bursa Eğitim Enstitüsü’nde onu “Amca Bey” namıyla tanıyorlardı.
Meslek hayatım boyunca Millî Eğitim camiasında bana en çok sorulan sorulardan biri de buydu:
“Ali Vehbi Kabukçu neyin oluyor?”
Ben de her defasında gururla, “Ağabeyim olur,” derdim.
Hz. Ali’ye nispet edilen o meşhur söz, zihnimde hep Ali Vehbi ağabeyle karşılık bulur. O, ömrünü insan yetiştirmeye adamış gerçek bir öğretmendi. Öğretmenliği bir meslekten ziyade, bir nesil yetiştirme mesuliyeti olarak görürdü. Bilgisini esirgemez, öğrencisini yalnız bırakmaz, meslektaşına omuz verirdi.
Yüzlerce insanın hayatına dokundu; sanıyorum birçok kişinin onunla unutulmaz hatıraları vardır. Aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ saygıyla anılmasının sebebi sadece öğretmen olması değil, karakteriyle de kendine has bir duruşu olmasıdır.
Resmî olarak öğrencisi olmadım ama mesleğe ve insana dair pek çok şeyi ondan öğrendim. Bana bir harf değil, bir ömür boyu yol gösterdi; üzerimde hakkı büyüktür.
1979 yılı sonunda Bursa Eğitim Enstitüsü’nü yeni bitirmiştim. Bursa Millî Eğitim Müdürlüğü’nde memuriyetim devam ediyordu. Talep etmediğim için o yılki bilgisayarlı tayin dönemine katılamamıştım.
Bir gün telefonla beni aradı:
“Yusuf, yarın Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı’nda buluşalım,” dedi.
Ertesi gün Bakanlıkda buluştuk; bakanlıkta ona açılmayan kapı yoktu. Atamam Denizli Merkez Ortaokulu’na depo tayini olarak çıkmıştı.
Onun hayatını anlatacak iki kavram seçsem, tereddütsüz liyakat ve cesaret derim. Hayatın güzelliklerini de yaşadı, çilelerini de çekti. Makam sahibi oldu ama hiçbir zaman makamın adamı olmadı. Öğretmenlik, okul müdürlüğü, Millî Eğitim Müdür Yardımcılığı ve Denizli Belediye Başkan Yardımcılığı yaptı; 1999’da Denizli Belediye Başkanlığı’na aday oldu. Görevleri değişti; ama dürüstlüğü de adalet duygusu da hiç değişmedi.
O seçim döneminden unutamadığım bir hatıra var. Yerel bir televizyon kanalında bütün belediye başkan adaylarının katıldığı canlı bir açık oturum yapılıyordu. Denizli kamuoyu o seçimleri, adayların biri dışında adının Ali olması sebebiyle “Alilerin seçimi” olarak hatırlar.
Programda bir gazeteci ona dönüp, “Sizin için sağcıların elebaşı deniyor,” anlamında bir soru yöneltti.
Ali Vehbi ağabey hiç tereddüt etmeden, o kendine has Davudî sesiyle karşılık verdi:
“Hangi densiz demiş onu? Gelsin de bir görüşelim.”
Stüdyoda bir anda sessizlik oldu. O gün, haksızlık karşısında nasıl dimdik durduğunu bir kez daha gördüm.
Bugüne kadar onun kişiliği hakkında olumsuz bir tek cümle duymadım. Bir insanın arkasında bırakabileceği en büyük mirasın da bu olduğunu düşünüyorum. Onu değerli yapan verilen makamlar değil, o makamlardayken de insana tepeden bakmayan duruşuydu.
Ali Vehbi ağabey, ömrü boyunca inandığı değerlerden taviz vermeyen katıksız bir Türk milliyetçisiydi. Özellikle bu yönünü belirtmek isterim. Bu düşünceyi bir slogan olarak değil, bir karakter olarak yaşadı. Vatan ve millet sevgisini hayatının merkezine koydu; milliyetçilik onun için kimseye üstünlük taslamak değil, milletine hizmet vesilesiydi. Doğru bildiğini nezaketle ama cesaretle savunurdu.
Serinhisar sevdası, sohbetlerimizin değişmez konusuydu; tarihi, kültürü, insanı, unutulmaya yüz tutmuş değerleri…
2020 başında DEHA TV’den Serinhisar üzerine bir program yapmam istendiğinde başarabilir miyim diye tereddüt etmiştim. O günlerde iş yerime uğramıştı.
“Ne yapalım ağabey?” diye sorduğumda hiç düşünmeden,
“Yusuf, kabul et. İlk programa seninle ben çıkarım, gerisini zaten getirirsin,” dedi.
İlk programa birlikte çıktık; ardından yirmi dört programlık bir seri geldi. Her yayından önce mutlaka fikrini almaya çalışırdım. O gün bana cesaret vermeseydi, belki de Serinhisar üzerine yaptığım çalışmaların hiçbiri olmazdı.

Pınarcık Çeşmesi bizim için vazgeçilmez bir uğrak yeriydi; burası sıradan bir çeşme değil, bir dostluk ve hatıra durağıydı. Başında durur, memleketi, geçmişi ve geleceği konuşur, fırsat buldukça çocukluğumuzun sokaklarına dönerdik. Pınarcık Çeşmesi isimli şiir kitabımın hazırlanmasındaki katkısını unutamam.
Yıllar sonra insan daha iyi anlıyor: Özlenen aslında bir mekân değil, o mekânda birlikte olunan insanmış.

Yakın dostlarımızla oluşturduğumuz bir sohbet grubumuz vardı; ailelerimizle birlikte sık sık buluşur, hasret giderirdik. Sohbetlerimizde bağlama vazgeçilmezimizdi. Ben tellere dokundukça o, o gür sesiyle eşlik eder; ezgilere kendine özgü bir ruh katardı. Bugün o fotoğrafa baktığımda sadece bir türküyü değil, bir dostluğu ve birlikte geçirdiğimiz güzel günleri hatırlıyorum.
Hayat ona son altı ayında ağır bir imtihan yükledi. Ağır bir hastalıkla mücadele etti. Ama ne zaman konuşsak hep aynı şeyi söylerdi:
“Çok iyiyim Yusuf.” diye söze başlardı. Bir kez olsun şikâyet etmedi, umutsuz konuşmadı.
Son ziyaretimde de yüzünde yine o tanıdık tebessüm vardı. Bize hastalığını değil, metanetini miras bıraktı; insanın en ağır imtihanda bile vakarını nasıl koruyacağını yaşayarak gösterdi.
Cenaze günü evinin avlusu komşuları, dostları ve aile yakınlarıyla doluydu. Derin bir sessizlik vardı. Tabutunun başında dururken hayatımın en ağır vazifelerinden biri bana düştü: helâllik almak.
İrada bulunanların karşısına geçtim, boğazım düğümlenerek sordum:
“Ali Vehbi Kabukçu’dan razı mısınız? Hakkınızı helâl ediyor musunuz?”
Üç kez sordum; üç kez gür bir sesle “Helâl olsun!” cevabı yükseldi.
O an verilen cevap sadece bir geleneğin icrası değildi. Orada bulunan herkes, onun doğrulukla yaşanmış ömrüne şahitlik ediyordu. İçimden tek bir dua geçti: Bizlere de arkamızdan gönül huzuruyla “Helâl olsun” denilecek bir ömür nasip olsun. İnsanın gerçek servetinin mal mülk değil, ardında bıraktığı güzel bir isim ve gönülden yapılan bir dua olduğunu o an bir kez daha anladım.
Eve döndüğümde 2020 yılında onun için yazdığım mısralara tekrar baktım. Bugün anlıyorum ki o satırlar, onun bütün hayatının özetiymiş.

Elif; dimdik duran, eğilmeyen, doğruluğun sembolü olan bir harftir. Ali Vehbi ağabey gerçekten Elif gibi yaşadı; doğruluktan, vakarından, inandığı değerlerden asla taviz vermedi.
Burada kıymetli Elif yengemi de anmadan geçemem. Hayat arkadaşına gösterdiği sevgi, sadakat ve fedakârlıkla, onun hayat hikâyesinin en güçlü tamamlayıcısı oldu.
Çocukluğumun Davudî sesi, gençliğimin ağabeyi, meslek hayatımın yol göstereni, memleket sevdamın yol arkadaşı… Hepsi aynı insanda birleşmişti.
Artık Pınarcık Çeşmesi’nin önünden geçerken, bir türkü söylerken, eski fotoğraflara bakarken biliyorum ki Ali Vehbi ağabey yine hep yanı başımda olacak. O bu dünyadan göçtü; ama hatıralarımızdan hiç gitmeyecek. Ardında makam da servet de değil; tertemiz bir isim, hayır dualarıyla anılan bir ömür bıraktı.
Ali Vehbi ağabeyim…
Biz senden razıydık.
Allah da senden razı olsun.
Mekânın cennet olsun.