Bazen bu sorunun cevabını, günlük hayatın içinde karşımıza çıkan küçük ayrıntılarda buluyoruz.
Geçen gün televizyonun sabah haberlerinde, Avrupa’da çocukların saat 24.00’ten sabah 06.00’ya kadar sosyal medya kullanımına sınırlama getirilmesiyle ilgili bir haber vardı.
Haberi izlerken, aklıma birkaç gün önce bir yakınımızla yaptığımız sohbet geldi.
Yakınım bir hayli sıkıntılıydı.
“Abi, artık bıçak kemiğe dayandı. Çocuğun elinden telefonu alıp kırasım geliyor. Gece gündüz elinden düşmüyor.”
Gülümseyerek sordum:
“Peki senin telefonun elinden günde kaç saat düşüyor?”
Bir an sustu.
Cevap veremedi.
Aslında vermesine de gerek yok.
Çünkü sorun sadece çocuğun elindeki telefon değil.
Asıl mesele, çocuğun bazı alışkanlıkları kazanırken onun evinde ne gördüğü, kimden ne öğrendiğidir.
Çünkü çocuklar, en büyük hayat dersini çoğu zaman anne babasının davranışlarından alıyor.
Dün akşama doğru bisikletimle sahile doğru ilerlerken yol kenarındaki ağaçlardan birine asılmış karton bir pankart dikkatimi çekti.

Üzerinde iri harflerle şu cümle yazıyordu:
“DENİZDE DEĞİL, ÇÖPÜMÜZDE BOĞULUYORUZ!”
Altındaki not ise en az bu söz kadar etkileyiciydi:
“Bu çirkin afişle rahatsız ettiğim bu güzel ağaçtan özür diliyorum.”
Devamında, her sabah ve akşam çevredeki çöpleri topladığını, bu manzara içinde yaşamaktan utandığını anlatıyor ve bu yazıyı okuyan herkesi çevreyi temiz tutmaya davet ediyordu.
En altta ise sadece şu iki kelime yazılıydı:
“Bir komşunuz.”
Ne bir makam sahibi…
Ne bir dernek yöneticisi…
Ne de bir yetkili…
Sadece yaşadığı çevreyi seven, gördüğü kirlilikten utanan duyarlı ve vicdan sahibi bir insan…
O pankart bana şunu düşündürdü:
Aslında çevre kirliliği yalnızca denizlerde ya da büyük çevre felaketlerinde ortaya çıkmıyor. Her gün yürüdüğümüz sokakta, yol kenarında bırakılan bir çöp de bunun en açık örneği. Sorun gözümüzün önünde duruyor; çoğu zaman ise onu görmezden geliyoruz.
Pankartı okuyup yoluma devam ettim.
Düşündüm.
Çevreyi korumak için büyük projelere ihtiyacımız yok.
Yere atılmayan bir pet şişeyle…
Gelişigüzel sağa sola atılmayan bir izmaritle…
Piknikten sonra temiz bırakılan bir masa ile başlıyor.
Çünkü çevreyi sadece belediyeler temizlemiyor, vicdan sahibi olmak da temizliyor.
Bir gün önce izlediğim haber…
Bir yakınımla yaptığımız sohbet…
Ağaca asılan o pankart…
İlk bakışta birbirinden tamamen farklı üç olay gibi görünse de biraz düşününce hepsinin aynı konuda birleştiklerini fark ettim.
O an aklıma,
“Üzüm üzüme baka baka kararır.” atasözü geldi.
İnsan, gördüğünü öğreniyor.
Hele çocuklar…
Onlar çoğu zaman nasihatten önce büyüklerinin davranışlarına bakıyor.
Anne babasının elindeki telefonu hiç düşürmeyen, telefonun hayatın vazgeçilmez bir parçası olduğuna inanıyor.
Babasının otomobilin camından pet şişeyi yol kenarına attığını gören çocuk, çöpün her yere atılmasının normal olduğunu düşünüyor.
Büyükleri sigara izmaritlerini gelişigüzel yerlere bırakıyorsa, aynı davranışı sorgulamadan benimsiyor.
Sonra da aynı çocuklardan çevreye duyarlı olmalarını, telefona bağımlı olmamalarını, sabırlı, nazik ve saygılı bireyler olmalarını bekliyoruz.
Oysa çocuklar önce söylediklerimize değil, yaşadıklarımıza bakıyor.
Elbette kanunlar gereklidir.
Kurallar da öyle.
Cezalar da olmalıdır.
Toplumda düzenin sağlanması için bunların yeri oldukça önemlidir.
Bunları yazarken yıllar önce Almanya’nın Düsseldorf şehrinde yaşadığım bir olayı hatırladım.
Bir fuar için bulunduğumuz bu şehri gezmek amacıyla bir taksi kiralamıştık. Şoförümüz de orada yaşayan bir Türk’tü.
Şehrin temizliği ve düzeni hepimizi hayran bırakmıştı.
Arkadaşlarımızdan biri, biraz önce yiyip elinde tuttuğu muz kabuklarını göstererek şakayla karışık:
“Şu muz kabuklarını dışarı atalım da şehir biraz kirlensin. Doğrusu çok kıskandım.” deyince, taksicinin cevabı çok net olmuştu:
“Bunu yaptığınız anda aracın plakası bir şekilde emniyete bildirilir. Cezası da hemen uygulanır. Çalışma ruhsatımız iptal edilir. Bu şehir insanının bu konuda hiç tavizi yoktur.”
O gün, kanunların toplum düzenini sağlamadaki gücünü anlamış oldum.
Ama şu gerçeği kimse inkâr edemez…
Kanunlar insanı yanlış yapmaktan alıkoymaya çalışır, denetler; vicdan ise insanı, kimsenin görmediği yerde bile doğru olanı yapmaya yönlendirir.
Çocuklar önce bunu öğrenmeli.
Sadece kuralları öğrenmek yeterli değildir.
Vicdanlı olmayı öğrenmek her şeyden çok önemlidir.
Sahile giden yoldaki o pankart aslında sadece çevreyi kirletenlere seslenmiyor.
Sanki bize şu soruyu soruyor:
“Çocuklarımız bizden ne öğreniyor?”
Elindeki telefonu elinden bırakamayan bir baba…
Çöpünü yere atan bir vatandaş…
Kuralları sadece başkaları için isteyen bir toplum…
İyi bir nesil yetişmesinde çocuklar için iyi bir örnek olabilir mi?
Belki de çocuklarımızı korumanın ilk şartı, onların telefonunu ellerinden almak değildir.
Önce kendi telefonumuzu cebimize koyabilmektir.
Belki de çevreyi temiz tutmanın ilk adımı da belediyeden önce kendimizi sorumlu görmektir.
Çünkü çocuklar birçok şeyi görerek öğreniyor.
Biz yere çöp atarsak, onlar da bunu normal görür.
Biz kuralları önemsemezsek, onlar da önemsemez.
Biz doğaya, insana ve hayata saygı duyarsak, onlar da saygıyı öğrenir.
Çünkü çocuklara nasihatten önce davranışlarımızla örnek olmalıyız.
Çocuklar bizim geleceğimizdir.
Geleceğimizi şekillendiren, bugün gösterdiğimiz davranışlarımızdır.
Unutmamalı…
Denizleri kirletenlerin de, sokakları kirletenlerin de önce vicdanları kirlenmiştir. Çünkü insan, vicdanını kirlettiği gün çevresini kirletmekten de çekinmez.
Bu yüzden mesele yalnızca çevreyi temiz tutmak değildir.
Asıl mesele, çocuklarımıza temiz sokaklardan önce tertemiz bir vicdan bırakabilmektir.
Sağlık ve esenlik dileklerimle…
İyi haftalar.