İnsan, kötülüğün bu kadar sıradanlaştığı bir çağda en çok iyiliği taşımakta zorlanıyor. Bugün iyi olmak sadece doğruyu yapmak değil; çoğu zaman kalabalıklara rağmen doğru kalabilmeyi göze alabilmektir.
Her türlü aldatmacanın yaşandığı bu çağda iyi olmak gerçekten çok zor. İyilerin en ufak bir uyuşmazlıkta birbirini dışladığı, birçoğunun "ben herkesten daha iyiyim" iddiasıyla yarışa katıldığı; kötülerin ise ortak çıkarlarını korumak için kolektif tavır takındığı bir dönemde iyi kalmak gerçekten zor.
Hayatın her anında iyilikle kötülüğün sınavı karşımıza çıkıyor. Hak kavramını ihlal edenler, sırada bekleyen onca insanı hiçe sayarak en ön sıraya geçiyorsa ve üstelik bu hak bilmezler kalabalıklar tarafından alkışlanıyorsa o toplumda kimseyi itip kakmadan yerinde durabilmek gerçekten zordur. Bu durum, birilerinin kırmızı ışıkta geçip gittiği yol kavşağında sabırla yeşil ışığın yanmasını beklemeye benziyor. Aslında insanın karakteri tam burada belli oluyor.
Başarı da aynı imtihanı taşıyor. Herkesin başkalarının omzuna basarak yükseldiği başarı basamaklarını, "Sen hâlâ burada mısın?" küçümsemesine rağmen, kendi emeğiyle çıkma kararlılığını gösterebilmek de çok zor. Çünkü günün liyakatsiz ve kontrolsüz hızı, çoğu zaman hakkın önüne geçmiş durumda. Oysa geç varılan ama alın teriyle çıkılan bir zirve, başkasının omzuna basılarak ulaşılan yükseklikten çok daha değerlidir.
İnsan ilişkileri de bu çorak iklimden nasibini almış durumda. "Bunun bana ne faydası var?" diyen o kadar çok egoist insan gördüm ki... Menfaati olmadan selam bile vermeyen bu gruplar arasında birbirini çıkarsız sevebilmek ya da birbirine beklentisiz güvenebilmek gerçekten zor. Menfaat üzerine kurulan dostluklar ilk çıkar çatışmasında dağılıyor; geriye dünyalık beklentiler, hırslar, kumarda kaybedilen depremzede yardım paraları ve kontrolsüz cari hesaplar kalıyor. Gerçek dostluk bağları ise ancak samimiyet ve inanmışlıkla kuruluyor.
Bundan daha acısı kurnazlığın zekâ, dürüstlüğün enayilik gibi gösterilmesidir. Hileye "uyanıklık", ilkesizliğe "hayatın gerçeği", fırsatçılığa "başarı" denilen bir çağda yaşıyoruz. Herkesin çaldığı minareye uydurabileceği sayısız kılıfı var. "Dünya hâli...", "Herkes yapıyor...", "Bu dünyaya bir kere geliyoruz..." gibi mazeret beyan eden cümleler, vicdanı susturmanın bahanesi olarak kullanılıyor. Oysa yanlış, herkes yaptığı için doğru olmaz!
Tam bu noktada toplumun en sık başvurduğu savunma mekanizması devreye giriyor. "Ama filanca da yaptı...", "Asıl büyük yolsuzluklar ortada...", "Bunun yanında daha bu ne ki?" gibi bahanelerle yolsuzlukları meşrulaştırma basiretsizliği gösteren yüzsüzleri şiddetle kınıyorum. Bir yanlış, başka bir yanlışın mazereti olamaz! Daha büyük kötülükleri öne sürerek daha küçük bir kötülüğü meşrulaştırmaya çalışmak, vicdanın değil çıkarcılığın savunuculuğudur. Kötü hiçbir zaman emsal olmaz! Ahlâk, kıyasla değil ilkeyle ayakta durur. Başkasının yanlışı, bizim doğrumuzu değiştirmez!
Çıkarları uğruna seviyesizleşenler, değerlerini pazarlık konusu yapanlar kısa vadede kazandıklarını sanabilirler. Fakat karakterini kaybeden insanın kazandığı hiçbir şey gerçek anlamda kazanç değildir. Çünkü insanı büyük yapan sahip oldukları değil, vazgeçmediği ulviliklerdir.
Belki bu yüzden dünya iyilerin sınavıdır. Kötülüğün bütün insanlığı sarıp sarmaladığı bir çağda kötülüğe benzememek, herkesin sustuğu bir zamanda doğrudan vazgeçmemek, ahlâkî çöküntünün şiddetli yaşandığı bir dönemde vicdanını kaybetmemek gerçekten büyük bir direniştir.
Kur'an'ın şu çağrısı, toplumsal bir mesaj içermektedir:
"Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır." (Âl-i İmrân, 104)
İnsan belki dünyayı tek başına değiştiremez. Ama kötülüğe bulaşmadan, tertemiz yaşamayı becerebilirse dünyanın en zor ama en değerli mücadelelerinden birini kazanmış olur.
İsmet Özel'in mısralarıyla bitirelim:
Biz şehir ahalisi, üstü çizilmiş kişiler
Kalırız orda senetler, ahizeler ve tren tarifesiyle
Kim bilir kimden umarız emr-i b'il-ma'ruf
Kim bilir kimden umarız neyh-i ani'l-münker