​Doğu Türkistan tarihinin zihinlerde canlanan kahramanlık sembolü, hayatını halkının bağımsızlığına adayan efsanevi lider Osman Batur’dur. 20. yüzyılın ortalarında Altay Dağları'ndan başlayan direnişi ile Çin ve Sovyet baskılarına karşı eğilmeyen Osman Batur, 1951 yılında kurşuna dizilerek şehit edildi. O ve onun gibi nice kahramanın yaktığı hürriyet meşalesi, Doğu Türkistan'ın öz kimliğini koruma mücadelesinde bağımsızlık çerağı olarak yanmaktadır.

Screen Shot 2026 08 03 At 10.15.35

Çin hükümetinin geçmişte yürüttüğü etnik temizlik politikaları, günümüzde sistemli bir asimilasyon ve insan hakları ihlaline dönüşmüştür. Doğu Türkistan genelinde binlerce insan toplama kamplarına kapatılmakta, dinî ve kültürel aidiyetlerinden koparılmakta, "haşar" denilen köle işçilik ortamlarında zorla çalıştırılmakta, yoğun gözetim ve baskıyla topyekûn bir kimliksizleştirmeye tabi tutulmaktadır. Camilerin kapatılması veya işlevsizleştirilmesi, Uygur Türkçesi'nin kısıtlanması, tabelalardan Uygur alfabesinin kaldırılması ve bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi, Çin hükümetinin yürüttüğü ağır asimilasyon sürecinin somut göstergeleridir.

​Uluslararası alanda yükselen tepkiler karşısında Çin yönetimi, işlediği bu insanlık suçlarını örtbas etmek ve dünya kamuoyunda kendini aklamak için devasa bir propaganda yürütmektedir. Bu stratejinin hedef kitlelerinden biri Türkiye’dir. Siyasî dengeleri korumak, ekonomik ilişkileri sürdürmek, Çin mallarının Türkiye pazar payını riske atmamak ve Türk kamuoyunun hassasiyetini etkisizleştirmek isteyen Pekin yönetimi, düzenli olarak Türk akademisyen ve gazetecileri kapsayan özel geziler finanse etmektedir.

İsmail Saymaz, Mehmet Ali Güller, Özlem Gürses, Zeynel Lüle, Mustafa Kemal Erdemol, İrem Karataş, Çiğdem Akdemir, Cangül Örnek, Şükrü Küçükşahin, Bülent Aydemir, Eda Lermi, Murat Taylan ve emekli amiral Türker Ertürk'ün de aralarında bulunduğu gazeteci ve akademisyenlerden oluşan heyet, Türkiye-Çin Dostluk Vakfının daveti ile 12–19 Temmuz 2026'da Doğu Türkistan’ı ziyaret etti. Urumçi, Kaşgar ve çeşitli şehirlerde hazırlanan programlara katıldılar.

Screen Shot 2026 08 03 At 10.15.39

​Türkiye'de yaşayan Doğu Türkistanlı aktivist Kuzzat Altay, İstiqlal TV Türkçe Yayın Koordinatörü Muhammed Ali Atayurt gibi vatanseverler ile Doğu Türkistan Maarif ve Dayanışma Derneği, Doğu Türkistan Vakfı ve Doğu Türkistanlılar İttifakı Derneği gibi sivil toplum kuruluşları, Türk gazetecilerin gezdirildiği bu rotaların bağımsız bir habercilik sahası sunmaktan çok uzak olduğunu söylüyorlar. "Önceden kurgulanmış 'model fabrikalar', devlet kontrolündeki 'örnek pazarlar' ve rehberler eşliğinde göstermelik olarak açık tutulan camilerden ibaret bu turlar; gerçek durumu gizlemeyi hedefleyen profesyonel bir kamuoyu manipülasyonudur." diyorlar. Serbestçe halkla görüşmenin, toplama kamplarına girmenin, cezaevlerindeki işkenceleri gözlemenin veya bağımsız inceleme yapmanın mümkün olmadığını belirtiyorlar. Bu ziyaretlerin ardından gazeteci Özlem Gürses ve İsmail Saymaz'ın "bölgede refah ve huzur var" içerikli Çin güzellemelerine de büyük tepki gösteriyorlar.

Türkiye'deki aydınlar, Türk dünyasındaki zulmü hep görmezlikten geldi. Kendi ülkesini yerin dibine batıran, yabancı ülkeleri göklere çıkaran ezik bir aydın tavrıdır bu. Oysa bir yabancı gözlemci Türkiye'de gördüğü aksaklıkları çekinmeden söyleyebilmektedir. Her nedense bizim aydınlarımız, başka ülkelerde kendilerine gösterilen masal dünyasının büyüsüne kapılıp o ülkeler hakkında övgüler düzmekten kendilerini alamıyorlar.

1980'li yıllarda Çinli bir profesöre Türkçe öğretmiştim. Ben ısrarla "Doğu Türkistan" diyordum, o ısrarla "Xinjiang (Xīnjiāng /Sinjan)" diyordu. Anlamı "yeni sınır" veya "yeni toprak" demekti. Siz bakmayın bizim aydınların bilgiç bilgiç "Sinjan" dediklerine... Çinliler, işgal ettikleri Uygur topraklarına "Doğu Türkistan" demekten oldum olası kaçınmışlardır.

​Osman Batur’un hürriyet çığlığından günümüzdeki ağır insan hakları ihlallerine uzanan süreçte, devlet güdümlü turların çizdiği pembe tablolar gerçeği değiştirmeye yetmemektedir. Çin yönetiminin Türkiye'deki pazar payını korumak ve imajını tazelemek için sunduğu kurgusal vitrinler, bölgede yaşanan insanî dramın üzerini örtemez; gazetecilik ise bu vitrinlere çığırtkanlık yapmak yerine sahadaki yalın gerçeğin yanında durmayı gerektirir.

Konuyla ilgili size bir anekdot anlatayım:

Sovyetler Birliği'nin zirvede olduğu dönemde, Rusya hakkında anlatılanlar efsaneden ibaretti. Demir perde ülkelerinden sağlıklı bilgi akışı sağlanamıyordu. Brejnev Dönemi'nde Rusya'ya iş seyahatine gidecek olan bir Türk iş adamı, yakın arkadaşına:

- Rusya ile ilgili anlatılanlar doğruysa gördüklerimi sana yeşil mürekkeple yazacağım. Anlatılanlar doğru değilse mektubumu siyah mürekkeple yazacağım, der.

Bir ay sonra Rusya'dan bir mektup gelir. Türk iş adamı mektubunda Rusya'dan övgüyle bahsetmektedir. Anlatılanların doğru olmadığını, buranın çok güzel bir ülke olduğunu, insan haklarına saygı duyulduğunu, işçilerin refah içinde yaşadığını, hayat seviyesinin çok yüksek olduğunu yazmaktadır. Üstelik mektubunu siyah mürekkeple kaleme almıştır. Mektubu okuyan arkadaşı şaşıp kalır. "Rusya ile ilgili anlatılanların hepsi iftira mıymış? " diye hayıflanır. Türk iş adamı mektubunu şöyle bitirir: "Sevgili dostum, sana bu mektubu yeşil mürekkeple yazacaktım; fakat bulunduğum şehirde yeşil mürekkep bulamadığım için sana siyah mürekkeple yazıyorum."

Çin'e davet edilen Türk gazeteciler de herhalde Pekin'de "yeşil mürekkep" bulamamış olmalılar ki, Çin gezisini "siyah mürekkep" ile yazmışlar!