“Seni gidi vurdumduymaz,

Seni gidi yaramaz…

Canın isterse ararsın,

İstemezse aramaz…”

Çok hoş, güzel bir şarkı…

Geçenlerde radyoda Sezen Aksu’nun bu şarkısını dinlerken, uzun yıllar önce yazdığım bir şiirimi hatırladım.

Tabii Sezen Aksu’nun anlattığı başka… Benim sözünü etmek istediğim vurdumduymazlık ise daha başka.

Bir tarafta şarkı, bir tarafta şiir…

Sonra kendi kendime dedim ki:

Galiba “vurdumduymazlık” günümüzün en büyük hastalıklarından biri…

Buna isterseniz “neme lazımcılık” da diyebilirsiniz.

Hatta “duyarsızlık…”

Toplumun derdi mi biter?

Ekonomik sıkıntılar var, adaletsizlik var, ahlaki yozlaşma var… Bunların hepsi önemli meseleler. Ama bana göre hepsinden daha tehlikeli olanı, insanların olup bitenlere karşı duyarsızlaşmasıdır.

Eskiden insanlar birbirinin derdiyle dertlenirdi. Bir evden hüzünlü bir ses yükselse komşuları hemen o kapıya koşar, biri sıkıntıya düşse elinden geleni yapardı. Şimdi ise bırakın yardımcı olmayı, aynı apartmanda yan yana oturduğumuz insanların adını bile bilmiyoruz. Etrafımızda olup biteni görüyoruz ama içimizden “Bana ne…” deyip geçiyor, üzülsek de çok geçmeden yine kendi telaşımıza dönüyoruz.

Sonra da farkına varmadan üç maymunu oynamaya başlıyoruz.

“Görmedim… Duymadım… Bilmiyorum…”

Oysa görüyoruz, duyuyoruz, biliyoruz. Ama çoğu zaman susmayı tercih ediyoruz. Böylece duyarsızlık yavaş yavaş hayatımızın bir parçası hâline geliyor.

İnsanlık, sadece kendi derdiyle değil, çevresinin derdiyle de ilgilenebilmekle anlam kazanır.

Peygamberimizin, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” hadisi, yalnızca açlığı anlatmaz. Aynı zamanda çevremizde olup bitenlere kayıtsız kalmamamız gerektiğini de hatırlatır.

Sarı Öküz hikâyesini bilirsiniz… Sürüdekiler, “Yeter ki bize dokunulmasın.” diyerek sarı öküzü aç aslanlara verir. Sonra sıra diğerlerine gelir. Herkes sustukça kayıp büyür. Sonunda anlarlar ki kaybettikleri sadece sarı öküz değildir; birliklerini, güçlerini, en önemlisi de birbirlerine olan güvenlerini kaybetmişlerdir.

Hayat da böyledir. Haksızlık karşısında sustuğumuzda, sadece zorda olanı yalnız bırakmış olmayız. O haksızlık, günü geldiğinde dönüp bizi de bulur.

Bugün kendimize bir kez daha şu soruyu sormamız gerekiyor:

İnsan olarak sorumluluklarımızın farkında mıyız?

Yoksa her gün biraz daha alışıyor, biraz daha duyarsızlaşıyor ve olan biteni sadece seyretmekle mi yetiniyoruz?

Yıllar önce bir şiire konu ettiğimiz olumsuzlukları bugün de konuşmaya devam ediyoruz.

Ama görünen o ki değişen pek bir şey yok.

Takvim yaprakları değişiyor. Dileğimiz, bir gün duyarlılığımızın da aynı hızla çoğalmasıdır.

Sağlık ve esenlik dileklerimle…

İyi haftalar.

BU NASIL BİR ZAMAN!

Bu nasıl bir zaman, bu nasıl devran?

Yangın var burada, ortalık duman?

Sürüye kurt girmiş, sürü perişan;

Kimseler aldırış etmiyor gibi!

Terazi yamulmuş, ayarı bozuk,

Kim haklı, kim haksız, küçüldü azık;

Hamuduyla gitmiş, deveye yazık;

Kimseler aldırış etmiyor gibi!

Kimin eli, hangi cepte, gözleyin.

Hak hukuk namevcut, gayri özleyin.

Bu film son çekim, hele izleyin;

Kimseler aldırış etmiyor gibi!

Farkına varmadan iş işten geçmiş,

Dil kurumuş, kalem erbabı susmuş.

Tarlada gök ekini kim biçmiş?

Kimseler aldırış etmiyor gibi!

Akıl izan kayıp, millet şaşırmış,

Haklı haksız, ipi alan aşırmış,

Katar katar kervan ile götürmüş;

Kimseler aldırış etmiyor gibi!

Hava bozuk, durum vahim, gör, inan,

Saklı gizli değil, bak ayan beyan,

Üsküdar’da sabah olmuş, kalk, uyan;

Kimseler aldırış etmiyor gibi!

(Pınarcık Çeşmesi, 2024, s. 70)