Fırsat buldukça yakın çevremizdeki yerleri gezmeye, geçmişten izler taşıyan mekânları yeniden görmeye çalışıyorum.

Bu kısa geziler çoğu zaman beni yıllar öncesine götürüyor. Özellikle çocukluk ve gençlik yıllarımdan izler taşıyan yerler benim için sıradan mekânlar değildir.

Kıymetli kuzenim Mehmet Tuğrul’un, “Birlikte bir çevre gezisi yapalım.” teklifinini hemen kabul etttim.

Bu düşünceyle Serinhisar, Karahüyük, Yatağan, Kefe Yaylası ve Uçarı Göleti’ni kapsayan günübirlik bir geziye çıktık.

Güne Serinhisar girişindeki Pınarcık Çeşmesi ile başladık. Çınarların gölgesinde şırıl şırıl akan, tarihi yüzyıllara uzanan bu çeşme ilk durağımızdı.

Tahanlı pide Serinhisar’ın önemli simgelerinden biridir. Kısa kahvaltı molasında tahanlı pide fırınının bahçesindeki piknik masasının üzerinde kurduğumuz mütevazı soframızda “Kızılhisar tahanlısı” ile birlikte içtiğimiz tavşan kanı çaylarımız harikaydı.

Sofrada eski günlerden, çevrenin kültüründen ve gezebileceğimiz yerlerden söz ettik.

Karahüyük ekmeği de o bölgede tarihî bir geçmişi olan ekmek çeşitlerinden biridir.

Sohbet sırasında, Karahüyük’e uğrayıp bu meşhur ekmekten alalım, dedik. Yola koyulduk.

Ancak sadece sabah saatlerinde hazırlanıp satıldığını hesaba katmadığımız için eli boş döndük.

Aslında Karahüyük ekmeği işin bahanesiydi. Benim niyetim, çocukluğumda birkaç kez gittiğim Karahüyük Pazarı’nın bugünkü hâlini görmekti.

Karahüyük Pazarı, Acıpayam–Kızılhisar bölgesinin tarihî geçmişi olan önemli yerlerinden biriydi. Öyle ki çarşamba günü için “Karahüyük günü” adı kullanılırdı. Bizim ağzımızda da hep “Garayük günü” olarak söylenirdi. Burası o yıllarda yalnızca bir pazar değil; bu geniş çevrenin hayat bulduğu önemli bir merkezdi.

Bu pazara çocukluğumun ilk yıllarında rahmetli dedemle birkaç kez gelmiştim. Dedem bir hafta boyunca işleyip hazırladığı urganları bir gün öncesinden pazara giden kamyona yükler;Biz ertesi gün sabah namazının ardından yola çıkan otobüsle pazara ulaşırdık.

Pazara varınca dedem önce kendine bir köşe bulur, urganları oraya serer, beni de urganların başında bırakırdı. Daha sonra urgan için müşteri aramaya giderdi. Urganlar kısa sürede satılır, pazar ihtiyaçlarını görür, fazla oyalanmadan ilk vasıtayla Kızılhisar’a dönerdik.

O günlerde bu yolculukların yıllar sonra böylesine canlı hatıralara dönüşeceğini düşünemezdim.

Aradan neredeyse altmış yıl geçmiş…

Çocukluğumda çok büyük bir mekân olarak hatırladığım bu pazar yeri, bugün gözüme oldukça küçülmüş göründü. O günkü canlı pazar alanının bugün harabeye dönmüş olması da çocukluk hafızamdaki o heybetli görünümü silmişti.

Dedemin urganları serdiği köşenin tam olarak neresi olduğunu hatırlayamadım. Ama bir köşede durdum, etrafa baktım. İçimde hüzünlü duygular oluştu. Bir zamanlar pazarcıların varlığıyla cıvıl cıvıl olan bu pazar yeri bugün çok sessizdi. Sadece hafif bir esinti kendini fark ettiriyor, her tarafı sarmış otlar rüzgârla sağa sola eğiliyordu. Pazartesinden geriye kalmış yapının çatısı çökmek üzere… taşları dökülüyor. Sanki zaman her köşeye kendinden bir iz bırakmış gibiydi.

Karahüyük Pazarı’ndan ayrılırken geride yalnızca harabeyi andıran bir görüntü yoktu. Dedemin urganları başında bekleyişim ve pazarın hareketli kalabalığı gözlerimin önünden bir film şeridi gibi gelip geçti.

Burası koruma altına alınabilir mi?

Bilemem…

Belliki Karahüyük Pazarı tarihî süreç içinde görevini tamamlamış görünüyor. Ama bu alan bugün hâlâ ayakta duran bir tarihin kalıntısıdır. En azından koruma altına alınarak gelecek nesillere bir kültür mirası olarak aktarılmalıdır.

11-5

Gezimizin devamında önce Uçarı Göleti’ne, sonra Kefe Yaylası’na uğradık. Buralar günümüzde çevre beldelerin ve gezginlerin önemli piknik, dinlenme ve sosyal alanları. Kim bilir, bugün buralarda dolaşan çocuklar da yıllar sonra bu günleri hatırlayacaktır.

Yatağan, hem tarihi hem de çevredeki etkinliği açısından çok önemli bir beldemiz. Her ne kadar günümüzde mahalleye dönüştürülmüş olsa da özellikle tarihinden süzülüp gelen bıçakçılık mesleğiyle bilinir.

İsmini aldığı Yatağan Baba’nın burada bulunan türbesi önemli ziyaret yerlerindendir. Biz de bıçakçı esnafına uğradık; Mehmet Tuğrul iş yeri için irili ufaklı birçok bıçak aldı. Hem ticaret hem ziyaret oldu.

Bugün hâlâ pek çok bıçakçı esnafı Yatağan’a hayat veriyor.

Gezimizin son durağı Serinhisar’da, eskiden önemli bir meslek olan bardakçılığın mekânı “Bardak Damları” oldu. Çocukluğumuzda daha çok okul gezileriyle geldiğimiz bu yerde, ayaklarıyla yön verdiği çarkın başındaki ustanın elinde toprağın nasıl şekillendiğini hayranlıkla izlerdik.

O zamanlar buralarda on beş yirmi civarında atölye vardı; bardakçılık bazı aileler için başlıca geçim kaynağıydı.

Kızılhisar bardağı o dönemde çok kullanılırdı. Hem su taşıma aracı olması hem de buzdolabının henüz yaygın olmadığı yıllarda suyun soğuk tutulması için vazgeçilmez bir ev eşyasıydı. Toprağın gözenekli yapısı sayesinde su buharlaşır, bardağın dış yüzeyi serinler, içindeki su soğuk kalırdı. Kızılhisar bardağı o kadar yaygındı ki “Kızılhisar bardağı gibi dizilmek” deyimi günlük dile girmiş, halkın belleğine işlemişti. Buzdolabı yaygınlaştıkça bu ihtiyaç ortadan kalktı; meslek de onunla birlikte geriledi.

Bugün geriye yalnızca zaman zaman açılan birkaç atölye kalmış. Gittiğimizde bütün damlar kilit vurulmuş vaziyetteydi.

Bu bölgede büyük bir sessizlik hâkim. Artık bu mesleği geçim kaynağı olarak sürdüren yok gibi…

Ancak içimde burada Karahüyük’teki kadar derin duygular belirmedi. Çünkü bu mesleğin son ustaları bu kültürü yaşatmak için gayret gösteriyor; Serinhisarlı yetkililer de bu çabayı destekliyor.

Bardakçılık bir geçim kaynağı olarak dönemini tamamlamış olsa da; kültürel bir değer olarak geleceğe taşıyabilmek için gayret gösterildiğini biliyorum. Serinhisardaki yetkililerin bu konuda verecekleri destek çok önemli.

22

O gün düşündüm; zaman yalnızca insanları değil, mekânları ve meslekleri de değiştiriyor. Bugün birçok değerimiz belki yarınlarda birer hatıraya dönüşecek.

Belki de insan bir yeri görmek için değil, bazen geride kendinden kalan bir parçayı bulmak için yola çıkıyor.

Sağlık ve esenlik dileklerimle…

İyi haftalar.