Birkaç gündür sahildeyim.
Eylül gelince buraları daha çekici buluyorum. Artık yazın o kalabalık günleri geride kalmış. Plajlar boşalmaya başlamış, ortalıkta bir telaş kalmamış gibi. Deniz yine aynı, gökyüzü yine masmavi. Ama sabah serinliği insanın içine başka işliyor, akşamları esen hafif rüzgâr da öyle. Yürürken bunu daha iyi fark ediyorsunuz; eylülde sanki her şey biraz daha güzelleşiyor.
Yaz boyunca dolup taşan sitedeki evlerimiz birer birer boşalıyor. Komşularımız dönüş hazırlığında; kimi çoktan evlerine döndü bile. Bazıları da bugün yarın yola çıkacak. Dün akşam ışıl ışıl yanan evlerin bir kısmı daha bu akşam karanlığa bürünecek…
Bahçelerden yükselen çocuk sesleri de azaldı. Okullar açılıyor ya, eylül kendini böyle belli ediyor.
Ama yaz mevsimi biterken ortam bir hayli değişti. Gürültü azaldı. Sohbet ettiğimiz birçok emekli komşumuz, “Eylül ayı buraların en güzel zamanı,” diyerek bir müddet daha kalmayı düşünüyor.
Ben terasta oturup çayımı yudumlarken uzun uzun etrafı seyretmeyi seviyorum.
Yaz telaşı geride kalınca insanın içinde de kendiliğinden bir sakinleşme beliriyor.
Böyle zamanlarda insanın kendisiyle baş başa kalması, dinlenmesini kolaylaştırıyor.
En yakınımdaki kapı komşum Şevket Bey zeytin bahçesine taşınma hazırlığı yapıyor. Bugünlerde dilinden düşürmediği tek söz “Zeytin bahçesi.”
Sabah karşılaşsak zeytin bahçesi…
Akşam otursak yine zeytin bahçesi…
“Zeytinler toplanacak, zeytinler işlenecek.” Bütün gününü, bütün hesabını zeytinler belirliyor. Verdiği emeğe hayranım.
Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Komşumun yetiştirdiği, elleriyle kurup hazırladığı zeytinlerin tadını hiçbir yerde bulamıyorum. Belki de zeytin aynı zeytin. Ama o emeğin, o bekleyişin, o sohbetin kattığı tadı başka hiçbir zeytin vermiyor bana. İnsan bazen böylesi bir lezzetin içinde bütün bir mevsimin tadına varıyor. Komşuma yeni sezon için zeytin taleplerimizi şimdiden bildiriyoruz.
Bazen aklıma eski eylüller geliyor. Çocukluğumuzun eylülleri…
Eylül, bizim bölgemizde aynı zamanda bağ bozumu zamanıdır. Üzümler toplanır, şıralar hazırlanır, pekmez ocakları kurulur; biz de çocuk hâlimizle bu yoğunluğa uyardık. Gün boyu kaynayan kazanların kokusu mahalleye yayılırdı. Bir yanda bademler kurutmaya serilirken her evde kendine göre ayrı bir telaş yaşanırdı. Yorulan çok olurdu ama o yorgunluğun içinde bitmeyen bir bereket de vardı.
Eylül, bana göre bir emek ve hasat mevsimidir.
Şimdi pekmez ocaklarının dumanı eskisi kadar tütmüyor. Badem sergilerinde de eski canlılık yok. Kimi yerde incir kurutuluyor, kimi yerde ceviz çırpılıyor. Her yörenin kendine göre bir ürünü, kendine göre bir bereketi var.
Hayat dünden bugüne çok değişti. Bağlar, bahçeler değişti. Alışkanlıklarımız da değişti. Ama eylülün taşıdığı anlam hiç değişmedi. Hâlâ insanı geçmişle bugün arasında dolaştırmayı biliyor.
Eylül deyince aklımıza nedense hazan geliyor. Hazanı hep hüzünle yan yana koymuşuz. Oysa bana göre hazan, tabiatın olgunluk zamanıdır. Yaprak bir günde sararmıyor. Dal onu bir anda yere bırakmıyor. Her şeyin bir vakti, zamanı var. O anı bekliyorsunuz.
Yaz boyunca bir yerlere yetişmeye çalıştık. Devamlı bir koşu hâlindeyiz. Günler birbirini kovalıyor. Bir işi bitirirken diğerine başlıyoruz.
Sonra eylül geliyor.
Sanki hayat omzumuza dokunup “Biraz otur, dinlen, düşün,” diyor.
Eylül, sanki dünden yarına kurulan bir köprü gibi duruyor.
Ben eylülü biraz da bu yüzden seviyorum. Geçen zamana bakmak… Eksiklerimizi görmek… Gereksiz yere taşıdığımız yükleri fark etmek…
İnsan arada bir kendi gönlünü de toplamalı. Eksiklerini tamamlamaya, yüklerini hafifletmeye çalışmalı. Bana göre insana en çok yakışan da bu.
Ne zaman eylülü düşünsem Ahmet Haşim'in Merdiven şiirinin ilk dizesi gelir aklıma:
“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden…”
Gençlik yıllarında bu dizeyi güzel bir akşam manzarası gibi okurdum. Şimdi ise bana acele etmemeyi hatırlatıyor. Hayat gerçekten ağır ağır çıkılan bir merdivene benziyor. Bazen durup geriye bakmak da yolculuğun bir parçası değil midir?
Şimdi…
Evin terasında çayımı yudumlarken hafif bir eylül esintisi yüzüme dokunuyor. Yazın sıcak rüzgârı değil bu. Serin ama incitmeyen bir esinti.
Gözlerimi kapatıyorum.
Eski bağ bozumu günleri geliyor aklıma. Pekmez ocaklarının kokusu, badem sergileri, komşumun zeytin bahçesi…
Sonra hayatın getirdiği ayrılıklar, vefatlar ve gönlümüzde iz bırakan insanlar geliyor. Hepsi o hafif eylül yeliyle birlikte sessizce yanı başıma oturuyor.
Bazen “hazan” sadece dallardan değil, gönlümüzden de bir şeyler alıp götürüyor.
Bütün bu duygular içimde dopdoluyken gönlümden kalemime dökülen “Hazan Yeli” isimli şiirimi de sizlerle paylaşmak istedim.
Sağlık ve esenlik dileklerimle…
İyi haftalar.
