Bir toplumda yanlış ne zaman sıradanlaşır? Haksızlık karşısında ses çıkaranların azaldığı, insanların olup biteni sorgulamak yerine birbirlerinin davranışlarını örnek almaya başladığı zamanlarda… Belki de asıl yozlaşma tam o noktada başlıyor. Çünkü insan, bir süre sonra doğruyu çevresinde neyin kabul gördüğüne bakarak belirlemeye başlıyor.
Martin Heidegger, Varlık ve Zaman adlı eserinde bu durumu açıklamak için "Das Man" kavramını kullanır. Türkçeye "herkes", "başkaları" ya da "elâlem" olarak aktarabileceğimiz bu kavram, insanın kendi düşüncesini ve sorumluluğunu geri plana iterek toplumun genel kabullerine göre yaşamasını anlatır. Kişi artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kendi muhakemesiyle değerlendirmek yerine, başkalarının nasıl davrandığına bakarak karar vermeye başlar. "Herkes böyle yapıyor" düşüncesi de zamanla yanlışların en kullanışlı bahanesine dönüşür.
Bugün ülkemizde fonlar üzerinden gündeme gelen tartışmalar, finansal mağduriyetler ve kaynağı yeterince sorgulanmadan başarı hikâyesine dönüştürülen servetler, yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda ciddi bir ahlâk ve adalet meselesidir.
Lüks otomobiller, gösterişli hayatlar, pahalı mekânlar ve sınırsız tüketim imkânları, neredeyse başarının ölçüsü hâline getiriliyor. Ne yazık ki bazen kazancın meşruiyetinden çok miktarı konuşuluyor. Nasıl kazanıldığı sorulmayan bir servet, yalnızca sahibine itibar kazandırmakla kalmıyor; toplumun neyi başarı saydığına ilişkin ölçülerini de değiştiriyor. Böyle bir ortamda dürüstçe çalışmak, alın teriyle geçinmek ve emeğinin karşılığını beklemek giderek değersizleşebiliyor.
Heidegger'in "Das Man" kavramı tam da burada karşımıza çıkıyor. İnsan, kendi vicdanının sesini dinlemek yerine çevresindeki insanların davranışlarını ölçü almaya başladığında, yanlışın sorumluluğu da ortadan kalkar. "Herkes yapıyor", "Bu devirde böyle işler normal", "Ben yapmasam başkası yapacak" gibi sözler, kişiyi kendi davranışlarıyla yüzleşmekten kurtaran sığınaklara dönüşür. Böylece yanlış, tekrarlandıkça alışılmış; alışıldıkça da kabul edilebilir bir davranış gibi görülmeye başlar.
Fon mağduriyetinin asıl ağır tarafı buradadır. Elbette birikimlerini kaybeden insanların uğradığı maddi zararlar son derece önemlidir. Yıllarca çalışan, çocuğunun geleceği için para biriktiren, emekliliğinde rahat etmek isteyen insanların tasarruflarının kaybolması kolayca geçiştirilebilecek bir mesele değildir. Ancak bununla birlikte toplumun birbirine ve kurumlara duyduğu güven zedeleniyor.
Bir tarafta ay sonunu getirebilmek için hesap yapan, kazancının önemli bölümünü kiraya ve temel ihtiyaçlarına ayıran insanlar; diğer tarafta ekonomik, toplumsal ve siyasî imkânlarını kullanarak ayrıcalıklı konumlara ulaşabilen kesimler… Şairin dediği gibi, "Bu ne yaman çelişki böyle!"
Burada karşımıza sorumluluğun kalabalıklar içinde kaybolması çıkıyor. Herkesin bir şeyler konuştuğu, fakat kimsenin açıkça sorumluluk üstlenmediği; herkesin olup bitenden haberdar olduğu, ancak kimsenin hesap sormaya yanaşmadığı bir ortamda, haksız kazanç iddiaları karşısında susmak, gösterişli servetleri sorgulamadan takdir etmek, mağduriyetleri sıradan ekonomik kayıplar gibi değerlendirmek sorumluluğun anonimleşmesi anlayışını besliyor.
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, başkalarının ne yaptığına bakmadan kendi vicdanımızla yüzleşebilmektir. Herkesin peşinden gittiği bir davranışın doğru olup olmadığını sorgulamak, gerektiğinde çoğunluğa itiraz edebilmek ve çıkarımıza dokunsa bile haksızlığın karşısında durabilmek, bedeli ağır bir erdemdir. Çünkü ahlâk, herkesin birbirine benzediği yerde değil, insanın yanlış olduğunu bildiği bir davranışa ortak olmadığı yerde değer ve anlam kazanır.
Bir ülkede insanların zenginleşmesi refahın göstergesidir. Ancak bu zenginleşme başkalarının emeği, alın teri ve güveni pahasına gerçekleşiyorsa ortada bir başarı hikâyesinden söz edilemez. Üstelik böyle bir düzende kaybeden yalnızca mağduriyeti yaşatanlar (müsebbipler) değildir. Dürüstlüğe inananlar, hukuka güvenenler ve adaletin herkese eşit uygulanmasını bekleyenler de kaybeder.
Ahlâkın sustuğu yerde haksızlık cesaret bulur; adaletin kaybolduğu yerde ise toplum, birbirine duyduğu güveni yitirir.
Ama yine de umutsuzluğa kapılmak yok. Çünkü umutsuzluk tükenmektir. Bir ışık hüzmesi kadar da olsa her zaman bir umudunuz olsun.