Öğretmen derste öğrencilerine sormuş: “Pislik nedir?” Öğrencilerden birçok cevap gelmiş ama öğretmen hiçbirini beğenmemiş. Öğrencilerden biri sormuş:

“Öğretmenim, sizce nedir peki pislik?”

Öğretmen şöyle yanıtlamış:

“Bir şeyin olmaması gereken yerde olması pisliktir.”

“Nasıl yani, biraz açıklar mısınız öğretmenim?”

“Annemizin, sevdiğimizin saçını koklarız, okşarız ama bir teli yemeğinize düştüğü zaman pislik sayılır. Yağı yemeklerimizi tatlandırır, keyifle tüketiriz ama elbisenize döküldüğü zaman pislik sayarız. Demek ki olmaması gereken yerde olan pisliktir. Bu, insanlar için de geçerlidir. Sizce de öyle değil mi?”

Ali Şeriati’nin anlattığına bakalım:

“Çocuktum. Anneme, ‘Ağaca çıkacağım, yardım et.’ dedim. ‘Başkasının çıkardığı yerden inemezsin.’ dedi. Onu hiç unutmadım. Ne kadar doğru olduğunu büyüyünce anladım. Yükseklerde hem kuşa hem yılana rastlanır. Biri uçarak, diğeri sürünerek ulaşmıştır.”

Cenap Şahabettin’in sözü bu.

Hayatta aynı noktaya (zirveye veya başarıya) gelen herkesin aynı değerde olmadığı, oraya nasıl ulaştığı ve hangi yöntemleri kullandığı önemlidir. Kimi dürüstçe, yeteneği ile ve emeği ile kuş gibi uçarak, süzülerek; kimi hileyle, boyun eğerek veya yılan gibi sürünerek aynı yere gelmiştir. Önemli olan nereye varıldığı değil, nereden ve nasıl gelindiğidir.

Peki, siz zirvelere baktığınızda ne görüyorsunuz: Kuşları mı, sürüngenleri mi? Yerinde olmaması gerektiği halde o yere gelmiş olanları mı?

“Hamili kart yakınımdır.” Bir kişinin kartvizitinin arkasına yazılan ve bu kartı elinde bulunduran kişiye “kefilim, ona güvenebilirsiniz, işini görün” anlamına gelen eski bir tanışıklık ve torpil sözüdür.

(Torpil: Savaş gemilerinde kullanılan su altı silahı. Mecazi anlamı: Halk arasında dayı, amca ve benzeri olarak ifade edilen, herhangi bir sektörde herhangi bir işinizin halledilmesi ya da bir işin yapılmaması için bağlantıları ve etkileri işi çözmeye yeterli olan kişilerin yaptığı eylem.)

Ülkemizde dayılar, amcalar, hak etmeyen kişileri yüksek hızlı asansörlere bindirerek yüksek yüksek makamlara çıkarıyorlar. Sonrası ülkenin geldiği durum.

Mahkemede dayın olsun diyorlar. Fon vurgununda ne çok kişi, ne çok kişiye dayı olmuş, değil mi? Çok büyük paralar kazandılar da ne oldu? Mutlular mı şimdi?

Üstün Dökmen bu konuda çok güzel yazmış Oksijen’de. “Mutluluğun Anahtarı Yeter Diyebilmek” başlığını taşıyor yazı.

“Daha çok para, daha başarılı bir kariyer, daha iyi bir ilişki, daha fit bir beden, daha başarılı çocuklar, daha çok seyahat, daha çok mutluluk...”

“Modern hayat bize hep aynı şeyi söylüyor: Biraz daha.”

Psychology Today ise bunun tam tersini öneriyor.

“İyi bir işi var ama daha iyisi olabilir mi? Mutlu bir evliliği var ama daha mutlu olabilir mi? Çocuğu başarılı ama neden sınıf birincisi değil? ... Yeterince para kazanıyor ama biraz daha fazlası olsa kendini daha güvende hissedecek.”

“Bütün bunları elde ettiğinde önünde yeni bir liste beliriyor. Modern insanın en zor söylediği kelimelerden biri, belki de 5 harften oluşuyor: YETER.

Neden asla vazgeçmeyi erdem sayarken “Bu kadarı yeter.” demeyi başarısızlık gibi görüyoruz? Bazen daha mutlu olmak için hayatımıza yeni bir şey eklememiz değil, bir şeyden vazgeçmemiz gerekiyor.

Yazar Grumeye göre daha kalıcı iki kaynak: Anlam ve amaç.

Yazmayı sevdiği için yazmak, müzik yapmayı sevdiği için müzik yapmak, birisine yardım etmekten hoşlandığı için gönüllü çalışmak.”

Ne dersiniz? Kendinizi tartın bakalım. “Yeter.” demeyi biliyor, mutlu oluyor musunuz, yoksa mutluluğu yakalayamadınız mı henüz?

****

Yağmurlu bir günde yeğenimiz Volkan’ın arabasıyla bir buçuk saatlik bir yolculuk sonunda Kuşadası’ndan İzmir’e ulaştık. Çekirdek ailemizin 2 eksiği ile biraz özlem giderdikten sonra yağmura aldırmadan çıktım. İstikamet neresi dersiniz? İzmir Kitap Fuarı’na, son gününde yetiştim.

Fuar-2

Fuar alanına girince dostum, arkadaşım Halit Özboyacı’yı aradım. Yer tarifi aldıktan sonra oraya yöneldim. İlk önce Oğuz Tümbaş’la karşılaştım. Beni sergiliğine davet etti. Yeni kitabında benim yazdıklarım da varmış. Ona, yanlarına döneceğimi söyleyerek ayrıldım.

Oguz

Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği sergiliğinde Canan Sanlı ve Halit ile söyleşirken Oğuz Tümbaş geldi. “Çok Sevdim Yaşlarımı” kitabının matbaa kokusu geçmeden imzaladı bana kitabını.

“Merhaba 80’inci genç yaşım.” diyerek bitirdiği kapak arkası yazısına şu cümlelerle başlamış:

“Bana mı öyle geliyor, yoksa gerçekten mi öyle? Yaş 50’leri, atmışları aşınca şairin içinde gizlenen o haylaz, yaramaz, sevimli dost, varsılı çocuk ortaya çıkıyor birden...”

Cümleleri ile sürdürüyor.

Bir şiirinden alıntı yapalım:

“Günleri güllerle donatırken

Dediler ki aşk bitti

Sıranı savdın ihtiyar

Öyle mi?

Yok öyle yağma

Şimdi başladı savaşımlar

Gönül titreşimleri

Sözcüklerin yiğit eylemi.”

Kitabında gazetemizde onun için yazdığım bölümün son cümlesi şöyleymiş:

“Oğuz Tümbaş, kelimelerle dans ederek duygu ve düşüncelerini en naif biçimiyle dizelere döken şairlerimizden biridir.”

Nice güzel şiirlere, güzelliklere sevgili Oğuz.

Ed891993 D616 489D Ae4E 414Edc356Bf4

Sohbet sürerken Canan Sanlı arkadaşımdan kitaplarını imzalamasını istedim.

“Şiirle Düello: Veysel Çolak Şiirinde İmgesel Derinlik”, “Şiirin Müziğinde Bir Direniş: Nazım Hikmet’in Do Majör Konçertosu ve Bursa Yılları” kitabı ile “Bir Kıvılcım Bin Şiir” inceleme kitabını imzaladı benim için.

Çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsın arkadaşım.

Şiirden, kitaplardan konuşurken Hüseyin Peker Bey geldi. Denizli’de yaşadığımı öğrenince Hakan Keysan’ı, Fatih Akça’yı tanıyıp tanımadığımı sordu. Hakan’ı arayıp gö-rüştürdüm. Selami Şimşek Bey geldi, onunla da tanıştık.

Hava iyice serinleyince vedalaşıp ayrıldım.

Yürürken “Masa da masaymış ha!” dedim.

1F6Fe379 8586 4327 8830 31C57C683686Canan Sanlı’nın “Şiirin Müziğinde Bir Direniş” kitabının arka kapağına Hatice Eğilmez Kaya çok güzel yazmış:

“Kıymetli yazarın yolu bu kitabında Nazım Hikmet’le çakışmış. Dağ başlarında çiçek devşirirken mi karşılaştı usta şairle, kentlerde döktükleri alın terinin kıymeti bilinmeyen işçilerin direnişlerinde mi, bilinmez... Canan Sanlı’nın Nazım Hikmet ile ilgili yazdığı her satırda gözyaşlarının izi var...”

Canan Sanlı’dan dizeler:

KAYBOLMUŞ MASAL

Kafdağı'nın ardında kaybolmuş masalım

Kentlere açılan çıkmaz sokaklar var

Bıkmaz anlatırım çocuklara

yıldızların yağmurunu.

Bahçem, dağınık çiçekler durağı

Anılardan kopan yapraklar incinir

Yüreğimde sıkışan bir yumruk

Koyulaşan dumanlar bulutlara karışır.

Sevmenin özlem, ayrılığın aşk olduğunu

Şarkılar söylerdi, ben dinlerdim

Tuvalin yüzünde bitmeyen şarkı oldun

Yıldızlardan akan renkler varsın konuşsun

Mahzun yüreğimde açan solgun karanfil

Fısıldasın bitmeyen gönül şiirini.

Ayvalık, Nisan 2025

Hoşça kalın, dostça kalın, mutlu kalın, yeter diyebilin, ümidinizi yitirmeyin.