İnsanın en büyük düşmanı egosudur. Düşmanları da egosunu pompalayan çevresindeki yalakalardır.
EGO: Ben veya benlik anlamına gelen, psikolojide insanın gerçeklik dünyasıyla bağ kurmasını ve kararlar almasını sağlayan zihinsel bir yapıdır.
"İd" neymiş, bakalım!
İd (alt benlik): Tamamen bilinç dışında çalışan; temel dürtüleri, açlığı, cinselliği ve anlık haz alma isteğini barındıran ilkel kısımdır.
Freud’a göre ego, ilkel bencil arzularımız ile toplumsal ahlak kurallarımız arasında denge kuran bir hakem gibidir. Sağlıklı bir ego, kişiyi dengede tutar. Tamamen egosuz bir insan, dış dünyayla sağlıklı bir bağ kuramaz.
Egolu insan; kendini diğer insanlardan her zaman üstün gören, dünyayı kendi merkezine alan ve sürekli kendini beğenmiş, kibirli tavırlar sergileyen kişidir. Cümlelerine genellikle “ben” diye başlar, kendi çıkarlarını her şeyin önünde tutar. Kendisini eşsiz görürken başkalarını küçümser. Çevresindeki insanları ve onların düşüncelerini değersizleştirir. Kusurlu olduğunu asla kabul etmez, her koşulda kendini haklı görür. Sürekli takdir edilmek, hayranlık duyulmak ve onaylanmak ister. Eleştiriye kapalıdır; eleştiriyi bir saldırı olarak görür.
Zeytinyağı gibi hep üste çıkan bu tiplere karşı net sınırlar koymak, onları onaylamaktan kaçınmak ve sakin kalmak gerekir. Sürekli kendilerini övmelerine ve sizi aşağılamalarına izin vermeyin. Onlarla kısa ve öz konuşun.
Şimdi tartıya çıkın bakalım;
Egonuz yüksek mi?
Zaman zaman frene basma gereği duyuyor musunuz?
Çevrenize şöyle bir bakın bakalım, egoları yüksek kişiler var mı?
Kimlerin egosu yüksek?
Hangi mesleklerde daha yoğunlar?
Aman dikkat! Egonuzu yükseltip kendinizi çevrenize rezil etmeyin. Sizi sürekli öven kişilere de dikkat edin. Egonuzu yükseltip sizden çıkar uman basit insanlardır bunlar. Başta söylediğimiz gibi, yalakalar kişinin en büyük düşmanlarıdır.
Dengeli olmak en büyük yetenektir. Dengenizi sakın kaybetmeyin. Kaybederseniz bir gün mutlaka düşersiniz. Tarihe, krallara ve başkanlara bakın.
*****
Bakmak dedik ya, nasılsa aklıma Nurullah Ataç geldi. Nurullah Ataç, çok değerli bir deneme ustası ve eleştirmendi. Kemal Demiray’ın ortaokulda okuduğumuz Türkçe kitabında yer alan "Bakmak, Görmek" adlı bir denemesini anımsadım.
İki sözcük birbirine yakın görünse de farklıdır. Bakmak, beş duyu organımızdan biri olan gözümüzün görevidir. Görmek ise beynin işlevidir. Herkes bakar; göz, baktığı şeyi görür. Görmek, aslında baktığının inceliklerine varmak, onun hakkında düşünebilmek ve yorum yapabilmektir.
“Bakar kör” deyimi belki de buradan kaynaklanmıştır. Bakar ama görmez, farkındalık yaratmaz. Birçok kişi bazen bir eşyanın, bir fotoğrafın, bir resmin bize çok şey anlattığını fark etmez. Gördüğümüz detaylar bizi başka boyutlara, başka düşüncelere götürür. Herkes bakar ama göremez.
Bir gün Süleyman Boz ve Gülten Dayıoğlu ile Şahin Tepesi’ndeki bir restorana gitmiştik. Arabadan iner inmez Gülten Hanım, “Aa, bakın, ne güzel! Karşıda mağara var!” demiş ve bizi şaşırtmıştı. Oraya birkaç kez gitmemize rağmen biz oraya bakmış ama görmemiştik.
Demek ki bakar kör olmamamız gerek. Baktığımız resmin, eşyanın, manzaranın ayrıntılarına dikkat etmeliymişiz. Bu, belki de sanatçı duyarlılığı ya da bilim insanı duyarlılığıdır.
O hâlde önerim, baktığınızı görmeniz ve bu yetiyi çocuklarınıza da kazandırmanızdır.
Bununla birlikte çocuklara düşünmeyi, akıl yürütmeyi de öğretmeliyiz. Yaşadıkları ve gördükleri olaylara bakıp geçmeden, o durumda ne yapabileceklerini hızlıca düşünüp gerekli davranışı göstermeyi bilmeli çocuklar.
Örneğin, trafik lambalarının olmadığı bir caddede karşıya geçerken sağa sola dikkatle bakıp gelen arabanın süratini ölçebilmeli, önüne atlamamalıdır. Gördüğü ya da başına gelen bir olay karşısında hızlı düşünüp hızlı yorum yapabilmeli, gerekli önlemleri alabilmelidir çocuklar. Bunun için de uyarılmalıdırlar.
Öğrencilerime sık sık, “Düşünmeden konuşmayın, düşünmeden davranmayın.” derdim.
“Bir öğretmenin en önemli birikimi, aradan geçen uzun yıllara rağmen kendisini hatırlayan öğrencileridir.”
Sosyal medyada gördüğüm bu cümleyi bizzat yaşadık. Sevgili Şerif Kutludağ ile bir imza ve söyleşi etkinliğine gittik. Yazar Ayşe Şule Süzük ve oradaki birkaç arkadaşı Şerif Bey’in öğrencisiymiş. Ne karşılama oldu, anlatamam!
Ayşe Şule Süzük, "Erken Cumhuriyet Romanlarında Aydın" adlı kitabını anlattı:
“Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Reşat Nuri ve Yakup Kadri, Cumhuriyet’i yaşadıklarıyla anlattılar. O günlerde kendi yaşadıklarını yazdılar; Cumhuriyet’i onlar sahiplendi. Reşat Nuri ve Yakup Kadri, o günlerin aydınlarıydılar.”

Ayşe Şule Süzük, kitabının arka kapağında şu soruları soruyor:
“Bugün biz neyi yitirdik? Kaybettiğimiz o şey nedir? Kaybettiğimiz o şeyi bugün kimler dert ediniyor? Aydınlar mı? Aydın kimdir, aydın kime denir? Bu dönemi iki yazar, iki edebiyatçı romanlaştırdı. Hem aydın hem romancı kimlikleriyle tarih yazılırken eş zamanlı yazdılar bir bakıma.”
Kitabı sevdim. Çok güzel, çok emek verilmiş bir çalışma. Sevgili Ayşe Şule Süzük, bu özel günü iki arkadaşıyla birlikte sahip olduğu Nikbinlik Akademi Kafe’de gerçekleştirdi. Çok seçkin bir edebiyat topluluğu vardı. Kendilerini kutluyor, yeni kitaplarını bekliyorum.
*****

Hüseyin Şahin Özel, Meserret Kahve’ye benim için bir dergi bırakmış. Adı "Akköy". Didim Belediyesi'nin kültür, sanat ve edebiyat dergisi. Dolu dolu bir dergi. Yetmiş yedi şair ve yazar var. Aslıhan Tüylüoğlu’ndan bir şiir paylaşmak isterim:
SOKAKTAKİ HAYALETLER
Doğum günümde yağmurla fotoğraf çektirdim
Parkta soğukla alevlenen kalbimle oturdum
Beklenen ve bekleyen bütün ikilikler yoktu
Her şey tek tekti ellerimde
Ellerim de sanki birbirine benzemiyordu
Doğum günümde ağaçlarla fotoğraf çektirdim.
Su yürümüştü onların dallarına
Benimse kurumuştu içim
Son, son, derken en sonuna gelmiştim
Uçtur içinde bulunduğun dakika
Arkası yokmuş gibi olsa da ayrılıkların
Hep vardır yeni vedalar hayatta
Başka kitaplardan alınmış cümleler gibi ömür
Sonunu bildiğin kitaplar
Sanki bu sefer başka diye başlanmış şeyler
Biterken öldürdüğü şeyi acele gömer
Doğum günümde plastik çiçeklerle fotoğraf çektirdim
Fotoğraf çeken birine bile ihtiyaç yoktu
Aynı sokakları dolaştım
Birbirini tanımayan, ortalığa saçılmış
Telaşlı, umutlu, aşık, neşeli, kaçkın...
Sokaktaki hayaletlerimle karşılaştım

Bursa’da çıkan bir dergi var: "Lacivert." Zaman zaman alıp okuyorum. Lacivert’ten Arife Kalender’in bir şiirini paylaşmak isterim:
KÂĞIT KALEM
Tüm sularımı
bir kalemin ucuna söyledim
kağıda değdiğim yerde aşikar oldum
döküldüm harf
durdum göl, çağladım sel
böyle boyladım hayatı
geçtim sözcükler vadisinin içinden
Şiirler biliyor, saklıyor dizeler
açın!
hem ben hem evren
Hoşça kalın, dostça kalın. Egonuzu törpülemeyi ihmal etmeyin, umudunuzu hiç yitirmeyin.