Temel ve Fadime birbirlerini severek evlenmişler. Birkaç yıl sonra Temel, “Ben çok sıkıldım, İstanbul'a gidip gelmek istiyorum” deyince Fadime, “Git ama fazla gecikmeden gel” diyerek izin vermiş. Bir hafta geçmiş, Temel'den ses yok. 1 ay, 5 ay geçmiş, Temel'den yine haber yok. 1 yıl geçince Fadime, İstanbul'a gidip Temel'i bulmaya ve geri getirmeye karar vermiş. İstanbul'da uzun aramalardan sonra bulmuş Temel'i. Temel, akşam olunca bir gece kulübüne götürmüş Fadime'yi. Kapıdan girerlerken görevli, “Temel Bey, hoş geldiniz” demiş. Fadime yüzüne bakınca, “Bu benim halı sahada futbol arkadaşım” yalanıyla geçiştirmiş. İçeriye girdiklerinde barmen, “Temel Bey, hoş geldiniz. Her zamankinden mi istersin?” deyince Temel, Fadime'ye, “O benim kahvede okey oynadığım arkadaşım” yalanını uydurmuş. Gece ilerlerken yanlarına gelen bir sarışın kadın, Temel'in yanağına bir öpücük kondurup “Özledim seni” demesin mi? Fadime de şafak atmış, başlamış bağırıp çağırmaya. Çıkıp taksiye binmişler. Şoför arkasını dönüp, “Temel Bey, bu gece götürdüğün kadın hem çok öfkeli hem çirkin” demiş. Temel'in cenazesi hafta sonunda Trabzon'da kaldırılacakmış. Taksicinin sonu da dili belası.
“Oh, iyi olmuş, eline sağlık” diyenleri duyuyor gibiyim. Bir an için böyle düşünülse bile ortada iki can var.
Evlenmek, eş seçmek dünyanın en zor işi. “Evlenirsin, eşin iyi çıkarsa mutlu olursun, kötü çıkarsa filozof olursun” derler ya, bazen filozof olunmuyor demek ki. İlişkiye başlayıp her şeyi güzel güzel yaşarken bırakıp gidenler var.

Onlara “ıssız adam”, “ıssız kadın” diyorlar. Kendini uzun bir ilişkiye, evliliğe hazır hissetmeyenler korkup kaçıyor, geçici ilişkilere başlıyor. Issız adamlara, ıssız kadınlara dikkat etmek gerekiyormuş. Cemal Hünal ile Melis Birkan'ın filmi olan “Issız Adam”da bu gerçekleri görüyoruz. Temel de bir ıssız adammış ve yazık olmuş.
“Ümit etmeyeceksek ümit niye var?” yazmışım eski bir fotoğrafı paylaşırken. Her yazının sonunda umudumuzu kaybetmeyelim dileğim olur. “Umut fakirin ekmeği, ye Memet, ye.” diye alaylı bir söylem olsa da herkesin umut etme ve hayal kurma hakkı vardır. Hayal edilir, umut edilir ve çalışılır. Koşullar elverirse umuda da hayallere de kavuşulur. Yeter ki umut tacirlerinin tuzağına düşmesin insanlar.

Fon mon derken vatandaşın milyarlarca parası kuş olup uçtu gitti. “-ecek, -acak” ile biten cümleler, vaatler tutulur inşallah.
“Altından kendini koru, zehri teneke tası içinde sunmazlar” demiş Cenap Şahabettin.
Bir insan size doğrudan kötü ve pis bir şey sunmaz; kabul etmeyeceğinizi bilir. Bu yüzden kötülüğü altın bir kapta, tatlı bir dille, cazip bir süsle veya güzel bir ambalaj içinde sunar. Görünüşe aldanmamalı ve tatlı gelecek her teklifin ve durumun ardındaki gerçek niyeti dikkatlice tartmalıdır insanlar. Çabuk zengin olma umudu ve hayali, insanların dolandırılmalarına yol açıyor. Hele teklifi sunanlar tanınmış ve güvenilebilecek kişilerse... Reklamlarda da öyle değil mi? En ünlüler yapıyor.
Ev alacağız, araba alacağız, birikim yapacağız derken, “Dimyat'a pirince giderken eldeki bulgurdan olma” yaşıyor insanlar. Yazık, çok yazık.

Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet gazetesinde Öner Yağcı'nın “Şarlo ve Umut” yazısını okudum. Öner Yağcı yazısına şöyle başlıyor: “Diktatörlüklerin gıdası umutsuzluktur. İnsanlara korku salmak, onların cesaretini kırmaktır. Kurum, yasa ve kuralları ile bir bütün olan toplumsal düzende en zayıf halka olan insansa, korkuyu bilinç, cesaret ve umutla yenerek en güçlü olabilir.” Charlie Chaplin; “Yumurcak”, “Şehir Işıkları”, “Altına Hücum”, “Sirk”, “Sahne Işıkları” ile hâlâ güldüren, güldürürken düşündüren, 1940'ta çektiği ilk sesli filmi “Büyük Diktatör”de Nazileri eleştirir: “Beyinleri, kalpleri makineden yapılmış insanlar.” olarak tanımlar. Filmin sonundaki konuşması, umuda çağıran konuşması, evrenselleştirir.

ŞARLO'NUN UMUDA ÇAĞRISI
Bu dünyada herkese yetecek yer var ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli. Uçaklar ve radyo bizi birbirimize yakınlaştırdı. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, acı çeken kadınlara, erkeklere ve çocuklara ulaşabiliyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: Umutsuzluğa kapılmayın. Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucu. Diktatörler yok olacak ve halktan aldıkları güç yine halkın eline geçecek. Son insan ölene kadar özgürlük yok olmayacak. Diktatörler sadece kendini özgürleştirir, insanları ise tutsaklığa mahkûm ederler. Haydi, şimdi bu sözleri tutmak için savaşalım; sağduyulu bir dünya için, bilimin ve gelişmenin bütün insanlığa mutluluk getireceği bir dünya için savaşalım. Avrupa'da Nazizm bu umutlarla yenilmiş, diktatörlükler yenilmiş.
Öner Yağcı ne güzel anlatmış ve umuda çağrıyı yinelemiş. Dileyelim bu dünyadaki tüm diktatörler gitsin, dünya insanları özgür ve mutlu yaşasın. Nazım'ın dediği gibi: “Yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.”
***
Gazetelerde güzel bir haber gördüm. Keşke bu tür haberler yapılmasa, biz de güzel bulup beğenmesek. Askıda ekmekten sonra askıda tost çıktı. Biliyorsunuz, fırınlara ve marketlere belli sayıda ekmek parası vererek yoksullara ulaştırılması eylemi askıda ekmek. Şimdi de bir okulda tost- ayran için böyle bir uygulama başlatılmış. Aslında devletin görevi çocukları aç bırakmamak, bir öğün yemek vermek ama... Düşünen, uygulayan kişilere minnet duyuyorum. Sessizce yaygınlaşsa ne güzel olur, değil mi?
***
Eylül de bitiyor. Koca bir yazı geride bıraktıktan sonra Eylül de aldı başını gidiyor bir hafta sonra. Eylül'ün sonuna geldik. Yahya Kemal Beyatlı koymuş başlığı şiirine:
EYLÜL SONU
Günler kısaldı... Kanlıca'mn ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...
İçtik bu nâdir içkiyi yıllarca kanmadık...
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.
Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.
Şiir acıklı da görünse, Eylül hüzün ayı da deseler, ben katılmıyorum hüzne. Eylül en güzel ay bana göre. Temmuz ve Ağustos'un sıcağı gitmiş, meyve bol, kışlık hazırlıklarının sonuna gelinmiş, okullar açılmış, çocuklar sokaklarda cıvıl cıvıl... Daha ne isteriz?
Turgut Uyar, “ACIYOR” şiirinde “Eylül de toparlandı gitti işte, Ekim de gider” diyor;
Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
Sevgim acıyor
Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığım
Bir sevinç sanarak
En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
Öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Sevgim acıyor
Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
Sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar
Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
Sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar
Atilla İlhan da Eylül diyor bir şiirinde.
YAĞMUR KAÇAĞI
elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur götürecek yoksa beni
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylülse ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur götürecek yoksa beni.
Hoşça kalın, dostça kalın, aldanmayın, umudunuzu yitirmeyin.