Takvim 10 Ocak’ı gösterdiğinde yapılan açıklamalar, paylaşılan mesajlar ve iyi dilekler ilk bakışta tanıdık gelir. Ancak biraz yakından bakıldığında, bu günün gazeteciler için bir kutlamadan çok meslekî bir muhasebeye dönüştüğü görülür. Gazeteciliği gözlemleyen biri olarak asıl dikkatimi çeken ise bu muhasebe kalemlerinin yıllardır neredeyse hiç değişmemesidir.

Bu meslekî bilançonun en kalabalık hanesini işten çıkarılmalar oluşturur. Türkiye’de gazetecilikte vedalar çoğu zaman törenle olmaz. Bir sabah kurumsal e-posta hesabı kapanır, kart çalışmaz ya da “yeniden yapılanma” başlığı altında kısa bir görüşme yapılır. Haber merkezlerinde çalışan gazeteciler bu durumu yadırgamazlar; çünkü gazetecilikte işten çıkarılmak çoğu zaman performansla değil, içinde bulunulan konjonktürle ilişkilidir. Bir gün önce manşet atan bir gazetecinin ertesi gün işsiz kalması, mesleğin sessiz ama yaygın gerçeklerinden biridir.

İşten çıkarılmalarla birlikte anılması gereken bir diğer yapısal sorun ise sosyal güvencedir. Gazetecilerin önemli bir bölümü Basın İş Yasası kapsamında çalışması gerekirken farklı statülerde istihdam edildikleri ya da serbest görünüp fiilen tam zamanlı çalıştıkları bilinmektedir. Dışarıdan bakıldığında bu durum “esneklik” olarak görünse de pratikte ortaya çıkan tablo; emekliliği belirsiz, yarını güvencesiz bir çalışma düzenidir. Bu nedenle gazetecilikte gelecek planı yapmak çoğu zaman teorik bir egzersiz olmaktan öteye geçemez.

Gazetecilerin yaşam şartlarının zorluğu sıkça dile getirilir; ancak en ağır mağduriyetlerden biri, emeğinin karşılığını alamayan gazetecilerin yaşadığıdır. Özellikle 2008 yılı öncesinde sigorta primlerinin eksik yatırılması sektörde yaygın bir uygulamaydı. 2008 sonrası yapılan yasal düzenlemelerle bu durumun önüne kısmen geçilmiş olsa da uygulamada sorunların tamamen ortadan kalktığını söylemek güçtür. Türkiye’de pek çok çalışanın asgari ücretle istihdam edildiği bir ortamda, gazetecilerin de emeğinin gerçek karşılığını alamadığını söyleyebiliriz.

Oysa 5953 sayılı Basın İş Kanunu son derece açıktır. Kanunun 14. Maddesi, gazetecinin ücretinin her ay peşin ödenmesini, ilave ücretlerin ve sigorta primlerinin yatırılmasını zorunlu kılar. Ücret, prim ve ikramiyelerin banka hesabı aracılığıyla ödenmesi yasal bir yükümlülüktür. Buna rağmen sektörde “nasıl olsa böyle gidiyor” anlayışının hâlâ varlığını sürdürmesi dikkat çekicidir.

Türkiye’de gazetecilerin haberleri, köşe yazıları ya da yaptıkları röportajlar nedeniyle savcılık koridorlarını aşındırması neredeyse sıradanlaştı. Bazı gazeteciler aylarca, hatta yıllarca süren davalarla uğraşırken bazıları için cezaevi deneyimi meslek hayatının bir parçası hâline geldi. Uzaktan bakıldığında, bu durumun zamanla normalleşmesi başlı başına bir çelişki olarak durmaktadır.

Bu tablo yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Dünya ölçeğinde bakıldığında daha sert bir manzarayla karşılaşıyoruz. Savaş ve çatışma bölgelerinde görev yapan muhabirlerin öldürülmesi artık istisnai bir durum olarak değil, gazeteciliğin en ağır risklerinden biri olarak yaşanmaktadır. Bombardıman altında yayın yapmaya çalışan, kurşun geçirmez yeleklerle haber peşinde koşan gazeteciler, gerçeği aktarmanın bedelini çoğu zaman hayatlarıyla ödüyorlar.

Riskler yalnızca savaş alanlarıyla sınırlı değildir. Dijital mecralar ve sosyal medya da gazeteciliğe yeni tehdit alanları eklemiştir. Gazeteciler artık yalnızca sahada değil, ekran başında da hedef hâline gelmektedir. Linç kampanyaları, tehditler ve organize saldırılar özellikle kadın gazeteciler açısından mesleğin görünmeyen ama sürekli hissedilen riskleri arasında yer almaktadır. Bu durum gazeteciliğin hem fiziksel hem de psikolojik olarak yıpratıcı bir meslek hâline geldiğini gösteriyor.

Buna ek olarak ülkemizde kapsamlı bir “Gazetecilik Meslek Kanunu”nun bulunmaması da yapısal bir boşluk oluşturmaktadır. Bu eksiklik, yalnızca hak ihlallerini artırmakla kalmamakta, gazeteciliğin geleceğini de belirsizleştirmektedir. Nitekim bugün basın sektöründe nitelikli eleman yetişmemesi ve yetişenlerin sektörde kalmak istememesi ciddi bir sorun hâline gelmiştir. Gazeteciler emeğinin karşılığını alamazken medya kuruluşları da zaman zaman nitelikli personel bulmakta zorlanmaktadır.

Tüm bu tablo bir araya geldiğinde, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nün neden coşkuyla kutlanmadığı daha iyi anlaşılır. Bu gün daha çok, yaşananların kısa bir özetinin çıkarıldığı; sorunların yüksek sesle olmasa da açık biçimde hatırlandığı bir gün olarak öne çıkar. Gazetecilik; işten çıkarılmalar, güvencesiz çalışma, soruşturmalar, davalar, mahkûmiyetler ve ölüm riskiyle birlikte yürüyen bir meslek hâline gelmiştir.

Buna rağmen mesleğine aşkla bağlı gazeteciler hâlâ varlığını sürdürmektedir. Çünkü toplum, her şeye rağmen manipülasyondan uzak, arındırılmış bilgiye ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu ihtiyaç, her geçen gün daha ağır şartlar altında karşılanmaktadır. 10 Ocak, süslü kutlamalardan çok, bu somut gerçeklerin sessizce not edildiği bir günü hatırlatmaktadır.

Bu duygu ve düşüncelerle, tüm zorluklara rağmen mesleğini sürdüren çalışan gazetecilerin gününü içtenlikle kutlarım.

Kalın sağlıcakla.