Nefsi için değil nesli için mücadele eden o inanmış adamlar nereye kaybolup gittiler bugün? Onların çilesini, fedakârlığını, samimiyetini, memleket ve millet sevdasını, verdikleri o büyük mücadeleyi kim anlayacak bugün?
Sokak ortasında kahpe bir kurşunla vuruldular. Gençliğine doyamadan, bir akşamüstü, ıslak bir kaldırama savruldular. Kimi yıllarca sürgünde kaldı kiminin gençliğini zindanlar aldı. Zemheri ayında, ilkbaharda ya da bir yaz gecesinde aramızdan birer birer ayrılıp gittiler. Bugün kimse hatırlamıyor onları, kimse ne yaşadıklarını bilmiyor.
Galip Erdem, emekli maaşını eşine ve kızına bırakıp sandıktan çıkardığı avukatlık ruhsatıyla İstanbul'dan Ankara'ya geldiğinde yıl 1981 idi. Ankara Samanpazarı'nda derme çatma bir yazıhanenin ortası kumaş bir perdeyle bölünmüş, arkaya bir somya yatak yerleştirilmişti. Galip Erdem, öndeki çalışma masasında Mamak mazlumlarının savunmasını hazırlıyordu.
O günlerde, asık suratlı, eli silahlı birtakım adamlar, sert tavırlarla Ankara sokaklarında kimlik kontrolü yapıyorlardı. Sokağa çıkma yasağı kaldırılmıştı; ama Sıhhiye Köprüsü'ndeki tankın namlusu hâlâ Dil Tarih'e çevriliydi. Ortalık korku, endişe ve muhbirlerden geçilmiyordu.
Sonrası Mamak'ta yaşanan felaket günleridir. O dayanılmaz acıları, işkenceleri, avluya kurulan idam sehbalarını, gece yarısı çiseleyen yağmuru, tekbir seslerini, habersiz gerçekleştirilen infazları, mahkumiyet kararlarını ve heder edilmiş bir gençliğin acı hatıralarını, yıllar sonra, bizden on-on beş yaş büyük, bazı Mamak mazlumlarından dinlemiştim.
"Sarsarak köprüleri
Devler geçti bu yoldan:
Dudaklarında Hun türküleri
Ne kervan kaldı ne at hepsi silinip gitti
İyi insanlar iyi atlara binip gitti."
Ankara'nın o puslu günlerinden bugüne ne kaldı dersiniz? Duvarlara hapsolmuş çığlıklar, derin travmalar, kırılmış gönüller, ahrete kalmış hesaplar ve bir dönem, memleketin üzerine kabus gibi çökmüş, kapkara ihtilal tortuları kaldı.
Zaman geçti, devran döndü. Yeni bir dünya kuruldu ve memleket başka bir zamana evrildi. "Değişmez denilen insanlar değişti." Yeniçeriler kazanı devirince ocaklar söndü, muhabbet kesildi. Maddenin baştacı edildiği apolitik, liberal günler yaşanmaya başladı.
Bu hadisenin üzerinden kimbilir kaç yıl sonra, önden giden kervanın peşinde "Fırat" gibi çağlayan bir "Çakıroğlan" daha geçti bu köprülerden... Hem de köprüleri son defa sarsarak...
Bugün selamsız, sabahsız, çilesiz, düşüncesiz, vefasız bir magazin gençliği, kapıkulluğuna razı olmuş bir teslimiyetle, gündelik menfaatlerin peşinde koşmayı ve lümpen bir hayatın isportacılığını "dava adamlığı" zannediyor!
Rahmetli Dilaver Cebeci "Şafağa Çekilenler"de bu hazin tabloyu şöyle anlatır:
"Kim söyleyecek türküsünü bundan böyle
Ötükenli atların, Deli Günlü Noyanların?
Buz tutmuşken kavga zincirli bileklerde,
Kim paylaşacak acısını dolunayın
Bu Uygur yağısı göklerde?...
Uyvar Kalesi'nin eski yoldaşı
O Batılı akşama yenildiniz.
Ne kırıldınız ne büküldünüz
Bir yeniçeri palası gibi
Öç gününe çekildiniz.
Bırakın dört yönden şaha kalksın yalnızlık!
Yeter ki siz unutmayın,
Gümüş kabzalara sinmiş çağları
Ve emin siperlerin ardında
Hırsla soluyan tuğları!
Şimdi güvercinler geçer üstünüzden
Selamsız, kavgasız, töresiz...
Acı rüzgarlarda saçlarınız savrulsun,
Işık düşünceli çocuklar, canım çocuklar,
Yenilginiz kutlu olsun!.."
Geçmişin bu hüzün sarmalından çıkıp bir zamanlar "dudaklarında soylu sevda türküleri" dolaşan memleketimin o yiğit delikanlılarını rahmetle ve saygıyla yadediyorum.
Sevgili dostlar, Ramazan-ı şerifinizi tebrik ederim. Hayırlara vesile olsun inşallah. Kalın sağlıcakla.