İnsanlar dünyaya aynı yerden bakmaz. Kimi çıkarlarının dar penceresinden, kimi alışkanlıklarının konforundan, kimi de inandığı değerlerin ufkundan bakar. Bu yüzden ortak amaçlarla bir araya gelen topluluklar, çoğu zaman birbirinden oldukça farklı zihniyetlerin geçici birlikteliklerine dönüşür. Özellikle sivil toplum kuruluşları; yalnızca aynı hedefe yürüyen insanların değil, farklı karakterlerin, farklı anlayışların ve farklı bakış açılarının buluşma yeridir. Aynı çatı altında bulunan herkesin “hizmet”, “gelişim” ve “ortak ideal” anlayışı da doğal olarak aynı değildir.

Bu yapılarda zamanla ortaya çıkan en büyük problemlerden biri, değişime karşı gösterilen dirençtir. Çünkü bazı anlayışlar düşünce üretmekten çok mevcut düzeni korumaya odaklanır. Yeni yöntemler, profesyonel yaklaşımlar, kurumsallaşma adımları, çağın ihtiyaçlarına uygun sistem değişiklikleri ve farklı fikirler; gelişim fırsatı olarak değil, mevcut alışkanlıkları bozacak bir tehdit gibi algılanabilir. "Böyle gelmiş böyle gider” düşüncesi, değişimin önüne çekilmiş görünmez bir duvara dönüşür.

Oysa hayat durağan değildir. İhtiyaçlar, insanların beklentileri ve çalışma biçimleri de buna bağlı olarak dönüşür. Ancak kendini yenileyemeyen sivil toplum kuruluşları zamanla dar bir çevrenin içine sıkışır. Dar kalıplara teslim olan bu anlayışlar, çoğu zaman liyakat yerine kontrolü kaybetme korkusuyla hareket eder. Böyle ortamlarda ise bilgi, emek ve ehliyet geri planda kalırken ezberci yaklaşımlar öne çıkar.

Daha tehlikelisi, cehaletin zaman zaman bilgiye hükmetmeye kalkmasıdır. Bilgi üretmeyen ama bilgiyi yönetmek isteyen anlayışlar, kurumların en büyük açmazlarından biridir. Çünkü kurumları ehliyetle değil; itirazla, reddetmekle ve sürekli kuşkuyla ayakta tutmaya çalışan garip bir yapı ortaya çıkar. Bilene danışmak yerine bilenin etkisini kırmaya çalışan negatif tavırlar yaygınlaştıkça kurumların niteliği zayıflamaya başlar. İstişarenin yerini üstü kapalı politik tavırlar, keyfi davranışlar; fikir alışverişinin yerini de kişisel hesaplar alır.

Bu durumda anlaşmazlık kaçınılmaz hâle gelir. Çünkü yenilik arayanlarla durağanlığı savunanların aynı çatı altında uzun süre sağlıklı bir birliktelik kurabilmesi kolay değildir. Üretmek isteyenlerle yalnızca mevcut düzeni korumayı yeterli görenler arasında soğuk duvarlar oluşur. Bazen yolların ayrılması bu yüzden kaçınılmazdır. Çünkü aynı masada oturmak, aynı ideale inandığınız anlamına gelmez.

Eğer bir yerde bilgi değersizleşiyor, yenilik kuşkuyla karşılanıyor, farklı düşünceler dışlanıyor ve eleştiri bir muhalefet şerhi gibi algılanıyorsa; orada yalnızca insanlar değil, fikirler, projeler ve hatta iyi niyetler bile yorulur.

Oysa gerçek sivil toplum anlayışı, farklı düşüncelere sahip insanların birbirini ‘sakıncalı’ görmeden konuşabildiği, birbirini bastırmadan katkı sunduğu bir toplumsal olgunluğun göstergesidir.

Bu olgunluk kaybolduğunda kurumlar tabelalarıyla ayakta kalsalar bile ruhları yavaş yavaş dağılmaya başlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Kendi çağının sosyal, ekonomik, teknolojik ve kurumsal değişimlerine ayak uyduramayan yapılar zamanla içten içe çözülmüş ve küçük hesaplar büyük idealleri tüketmiştir.

Cehaletin her şeye hükmettiği bir yerde gürültü artar, gösteri ve şamata vitrinleri süsler; fakat ufuk daralır. Unutulmamalıdır ki böyle bir ortamda ne gerçek istişare olur ne sağlıklı gelişim ne de kalıcı bir birliktelik…

Kurban Bayramı'nızı en içten dileklerimle kutlarım. Vakt-i şerifleriniz hayrolsun efendim.

Sağlıcakla kalınız.