Bazen insanın hayatını ikiye bölen sorular vardır.
Sorulmadan önceki hayatınız…
Ve sorulduktan sonraki hayatınız.
Benim hayatımı ikiye bölen o sorulardan biri, 18 Mayıs 1987 günü, Zeynep Kamil Hastanesi Kadın Doğum Kliniğinde soruldu:
“Eşinizle akrabalığınız var mı?”
O yıllarda aynı hastanenin Çocuk Kliniğinde uzmanlık eğitimi alıyordum.
Düğünümüzün üzerinden henüz birkaç hafta geçtikten sonra hastaneye yakın bir sokakta, 55 metrekarelik küçücük bir ev tutmuş, yeni evliliğimizin heyecanı içinde hayatımıza başlamıştık.
Tek maaşımız 90 bin liraydı.
Hepsi bu.
Bunun 40 bin lirasını kiraya veriyorduk.
Geriye kalanla da geçinmeye çalışıyorduk. Yeni giysi almak neredeyse lükstü. Evimizde doğru dürüst eşya yoktu. Zaten 55 metrekarelik eve ne kadar eşya sığdırabilirdik ki?
Benim içinse kitap başka bir şeydi.
Ekmek, su gibi…
Bazen bütün sıkıntılara rağmen elimde kalan paranın bir kısmıyla kitap alıyordum.
Birkaç ay sonra eşim hamile kaldı.
Ve biz belki o yıllarda normal ama bugün için inanılması güç bir iş yaptık:
Bebeğimiz yedi aylık olana kadar doktora gitmedik.
Neden gidecektik ki?
Kontrolde bebeğin kalp sesleri dinlenecek, eşimin tansiyonu ölçülecek, kilosuna bakılacak, belki biraz perhiz önerilecekti.
Bunları zaten ben de yapabiliyordum. (Ee okulda o kadar Kadın-Doğum stajını boşuna mı yapmıştık? )
Bebek de anne karnında tekmeliyordu.
Demek ki canlıydı.
Bizim mantığımız buydu.
Meğer hayatın, bizim mantığımızdan çok daha farklı tarafları varmış.
O yıllarda ultrason her hastanede bulunan sıradan bir cihaz değildi. Zeynep Kamil'de de bir ya da iki tane olduğunu hatırlıyorum.
Bir gece eşimde şiddetli karın ağrıları başladı.
Eyvah!
Erken doğum mu?
Hemen hastaneye koştuk.
Nöbetçi asistan doğum sancısına benzemediğini söyledi. Ancak ağrılar devam ederse ertesi gün ultrasona girmemizi önerdi.
Ağrılar ertesi gün de devam etti.
Ve biz yeniden hastanenin yolunu tuttuk.
Çocuk Kliniğinde o sıralar çalışma şartlarımız oldukça ağırdı. Ayda on nöbet tutuyorduk. Bir nöbetten çıkınca eve gelip yedi-sekiz saat ölü gibi yatıyor, bir gün sonra yeniden hastaneye dönüyorduk. Poliklinikler, vizitler, seminerler…
Daha bir nöbetin yorgunluğunu atamadan öteki geliyordu.
Ama o gün bütün bunları düşünecek halde değildim.
Eşimin karnındaki bebeğimizi düşünüyordum.
Ultrason odasına girdik.
Şef Yardımcısı ekranı sildi.
“Şu tarafa yat bacım.”
Eşime örtüyü dizlerine kadar çekmesini söyledi.
Jeli karnına sürdü.
Probu karnında birkaç saniye gezdirdi.
Sonra başını kaldırıp bana baktı.
Ve beynime mıh gibi çakılan o soruyu sordu:
“Eşinizle aranızda akrabalık var mı?”
O anda bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım.
Kalbim hızlandı.
“Hayır, Hocam.”
Bir süre ekrana baktı.
Sonra konuştu:
“Bebeğin baş çevresi miadında bir çocuk kadar. Yani beklenenin epey üzerinde.”
Kısa bir sessizlikten sonra:
“Hidrosefali.”
Bir kelime.
Ama bazen tek bir kelime, insanın dünyasını baştan aşağı karartmaya yetiyor.
“Peki Hocam, yapılacak bir şey var mı?”
“Yok.”
Sonra ekledi:
“İsterseniz gebeliği sonlandırabiliriz.”
Eyvah!
Süklüm püklüm çıktık odadan.
Ne yapacaktık?
Ne edecektik?
Bir tarafta daha doğmadan başımıza gelen ağır bir hastalık teşhisi…
Öte tarafta, henüz kucağımıza bile alamadığımız bebeğimiz…
Ertesi gün sancılar yine başladı.
Takvimler 19 Mayıs 1987'yi gösteriyordu.
Gece vakti bebeğimiz doğdu.
Mosmor…
Bir iki nefes aldı.
Sonra…hayatını kaybetti.
Böylece bizi gebeliği sonlandırmak gibi ağır bir karar vermek zorunda bırakmadı.
Kadın doğumcu arkadaşlarımız beni teselli etmeye çalıştılar:
“Yapacak bir şey yok kardeşim. Bu durum sadece sizin başınıza gelmiyor. Çernobil nükleer faciasından sonra bu bölgede anomalili bebek doğumlarında bu yıl anlamlı bir artış var.”
Ne kadar doğruydu, ne kadar yanlıştı, o günün şartlarında bilemiyorduk.
Ama insan böyle zamanlarda bir teselli kırıntısına bile tutunuyor.
Biz de tutunduk.
El ile gelen, düğün bayram misali…
Yüreğimize biraz olsun su serpildi.
Fakat çocuk sahibi olma konusunda başımıza gelen yalnızca bu değildi.
Asıl hikâye daha bitmemişti.
Belki önümüzdeki haftalarda onu da anlatırım.
Sağlıcakla kalın.