Son yılların Türkiye açısından en önemli siyasi gelişmelerinden biri hiç kuşkusuz “Terörsüz Türkiye” projesi.
1980’li yıllardan bu yana ülkenin başına bela olan PKK terörünü sona erdirme iddiasındaki bu proje, öyle sıradan bir siyasi girişim değil.
Başarılabilirse, Türkiye’nin yaklaşık yarım asırlık kanlı bir terör dönemini kapatması anlamına gelecek.
Kolay mı?
Elbette değil.
Tam tersine, son derece zor, riskli ve dikkatle yürütülmesi gereken bir süreç.
Fakat tam da bu nedenle, daha ne olduğunu anlamadan, metni okumadan, şartlarını bilmeden “ihanet”, “teslimiyet”, “Amerikan projesi” diye bağırmaya başlamak bana hiç akılcı gelmiyor.
Çünkü Türkiye’de bazı çevrelerin artık siyasi refleksi haline gelen bir alışkanlık var:
Önce reddetmek, sonra düşünmek!
Hükümetin attığı her adımın arkasında Amerika’yı, İsrail’i, BOP’u, gizli hesapları görmek…
Cumhurbaşkanı’ndan bakanına, askerinden bürokratına kadar neredeyse herkesi dış güçlerin “adamı” ilan etmek…
Sonra da ortaya konulan belgeyi okumaya –anlamaya ihtiyaç duymadan hükmü vermek!
Peki…
Bu defa bir değişiklik yapalım.
Niyetleri, komploları, siyasi hesapları bir kenara bırakalım.
Belgeye bakalım.
Çünkü artık ortada yalnızca söylentiler yok.
“Terörsüz Türkiye” sürecinin hukuki altyapısını oluşturmak üzere “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM’ye sunulmuş durumda.
Teklif 12 maddeden oluşuyor.
Şimdi soruyorum:
Bu metinde gerçekten ne var?
Öcalan’a özel bir statü mü veriliyor?
Hayır.
Teklifte Abdullah Öcalan’a özel bir statü tanıyan bir düzenleme bulunmuyor. Aksine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren belirli suçlar kapsam dışında tutuluyor.
Askerimizi, polisimizi, vatandaşımızı öldürenlere genel bir af mı getiriliyor?
Hayır.
Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçları açık biçimde kapsam dışında tutuluyor.
Peki PKK’nın bütün mensupları otomatik olarak serbest mi bırakılacak?
Hayır.
Düzenleme, belirli suçlar bakımından soruşturma, kovuşturma ve cezaların ertelenmesini öngörüyor. Bunun uygulanabilmesi ise PKK/KCK’nın fiilî varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine, ardından Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesine bağlanıyor.
Yani daha açık söyleyelim:
Önce silah bırakma ve örgütsel yapının sona ermesi şartı. Sonra hukuki sonuç.
Üstelik süreç için ayrıca bir izleme mekanizması da öngörülüyor.
Şimdi bir başka soruya gelelim.
“Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimlere özel bir ayrıcalık getiriliyor” deniliyor.
Peki teklifin hangi maddesinde bu kişilere özel bir statü tanınıyor?
Ben göremedim.
Gören varsa, buyursun.
Madde numarasını göstersin.
İşte benim itirazım tam da burada.
Bir kanuna karşı çıkabilirsiniz.
“Devlet böyle bir risk almamalı” da diyebilirsiniz.
“Ben bu yönteme güvenmiyorum” da diyebilirsiniz.
Bunların hepsi demokratik ve meşru itirazlardır.
Ama şöyle bir şey yapmayalım:
Metinde olmayan hükümleri varmış gibi anlatmayalım.
Çünkü bu, eleştiri değil; kamuoyunu yanlış bilgilendirmek olur.
Gelelim Müsavat Dervişoğlu ve benzerlerinin itirazlarına…
Müsavat Dervişoğlu, sürece ilişkin olarak verilen tavizlerin yeni taleplerin başlangıcı olacağını, Meclisin İmralı ile Kandil arasındaki siyasi takvimi kanunlaştırmak için kullanılmaması gerektiğini söylüyor.
Bu görüşü destekleyebilirsiniz.
Ama burada asıl sorulması gereken başka bir soru var:
Ortada gerçekten böyle bir taviz var mı?
Varsa…
Nerede?
Hangi maddede?
Hangi fıkrada?
Hangi cümlede?
Bağırmak kolaydır.
“İhanet!” demek kolaydır.
“Amerikan projesi!” demek kolaydır.
“Teslimiyet!” demek de kolaydır.
Zor olan, önünüzde duran 12 maddelik kanun teklifini okuyup, “Şu maddesine şu nedenle karşıyım” diyebilmektir.
Bir de şu gerçeği unutmayalım:
Türkiye bu terörle mücadele için yalnızca bugün değil, tam kırk yılı aşkın zamandır ağır bedeller ödüyor.
Binlerce askerimizi, polisimizi, korucumuzu, öğretmenimizi, işçimizi, köylümüzü, siyasetçimizi kaybettik.
Milyarlarca dolar harcadık.
Ülkenin enerjisini, zamanını ve gençliğini bu mücadeleye ayırdık.
Dolayısıyla terörün sona erdirilmesi için ortaya konulan her ciddi girişimi peşinen reddetmek yerine dikkatle incelemek gerekir.
Üstelik bunu yaparken güvenlikten, devletin üniter yapısından, şehitlerimizin hukukundan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden taviz verilmesini istemek zorunda da değiliz.
Tam tersine:
Hem terörü bitirmek hem de devletin hukukunu korumak mümkündür.
Zaten mesele de budur.