İmamoğlu bugün tutuklu. Kendi taraftarları , bu tutukluluğu sadece siyasi nedenlere bağlıyor ama karşı tarafta da binlerce sayfaya ulaşan bir iddianame var.

Bu yazıda ben bunlardan bağımsız bir Erdoğan- İmamoğlu kıyaslaması yapmak istiyorum.

Erdoğan’ın uzun siyasi maratonu…

Erdoğan 1994 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinden bu yana geçen otuz yılı aşkın sürede, girdiği seçimlerin hemen hepsinden başarıyla çıktı. Böylece Türk ve hatta dünya siyasetinin en uzun soluklu aktörlerinden biri haline geldi.

İmamoğlu’nun siyasi geçmişi ise, Beylikdüzü Belediye Başkanlığını da hesaba kattığımızda, ancak 12 yıllık kısa bir süreci kapsıyor.

İstanbul farkı

Erdoğan’ın siyasi yükselişinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının özel bir yeri vardır.

Sözen döneminde İstanbul’da yaşanan susuzluk, çöp, hava kirliliği ve ulaşım gibi vatandaşın günlük hayatını doğrudan etkileyen sorunlar, Erdoğan’a önemli bir siyasi fırsat sundu.

O da yaklaşık üç buçuk yıllık belediye başkanlığı döneminde bu sorunların çoğuna gözle görülür çözümler üreterek geniş bir toplumsal destek kazandı.

İmamoğlu’nun ise altı yıllık İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde, siyasi kariyerini taşıyacak ölçekte bir “İstanbul hikâyesi” oluşturduğunu söylemek zordur.

Onun siyasi yükselişinde belediyecilik icraatlarından çok, merkezi iktidar ve devlet kurumlarıyla yaşadığı polemikler ve “Anti-Erdoğancı” etkinin belirleyici olduğu söylenebilir.

Dünya görüşü.

İki siyasetçi arasındaki bir başka fark da siyasi ve kültürel duruşlarında ortaya çıkıyor.

Erdoğan, sosyal, dini ve kültürel hayatıyla, Türk toplumunun muhafazakâr-dindar kesimleriyle güçlü bir özdeşlik kurmuş bir siyasetçi.

İmamoğlu ise daha laik-seküler, kentli ve popüler kültürle iç içe bir siyaset dili kullandı.

Bu farklılık, yalnızca iki siyasetçinin kişisel tercihleriyle değil, temsil ettikleri toplumsal ve siyasi tabanlarla da yakından ilgili.

Fakat benim için bunlardan da önemli olan başka bir mesele var:

Üslup.

Erdoğan, iktidara gelmeden önceki uzun siyasi kariyerinde, kendisinden önce görev yapan siyasi aktörlerle ve zaman zaman da devlet kurumlarıyla sert mücadelelere girdi.

Fakat belli bir sınırı koruyarak…

Özellikle 1998'de cezaevine gönderildiği günlerde sergilediği tutum, siyasi mücadele ile sokak gerilimi arasındaki mesafeyi nasıl koruduğunu göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir.

28 Eylül 1998…

Tayyip Erdoğan, Pınarhisar Cezaevine gitmek üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünden ayrılırken, Saraçhane'de toplanan on binlerce taraftarının öfkesi doruktadır:

Kalabalığın sloganı:

“Vur de vuralım, öl de ölelim!”

Erdoğan'ın buna verdiği cevap ise daha dün gibi hafızamdadır:

Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'a gönderme yaparak şöyle demişti:

“Bizim adımız Vural mı ki vurup alalım, bizim soyadımız Savaş mı ki savaşalım?”

İsimler üzerinden yapılan bu kinayeli esprinin altında aslında çok ciddi bir mesaj vardı:

Siyasi mücadele, sokak kavgasına dönüştürülmemeliydi.

Yani Erdoğan cezaevine giderken bile kendi taraftarlarını frenlemeye çalışıyordu.

İmamoğlu’nun ise Uğur Dündar’la yaptığı bir söyleşide sarf ettiği sözler ilginçtir:

“ Bakın iddia ediyorum, İstinaf benim aleyhimde bir karar versin, bu millet ayağa kalkar ve dava daha Yargıtay’a ulaşamadan bu iktidarı alaşağı eder. “

İmamoğlu’nun özellikle merkezi yönetim, valiler, savcılar ve diğer kamu görevlileriyle ilgili kullandığı bu sert, polemik ağırlıklı ve üstenci dil kendisi için her zaman ciddi bir sorun oluşturmuştur.

Elbette siyasetçinin sert konuşması suç değildir.

Eleştiri de suç değildir.

Hatta iktidara karşı sert muhalefet demokrasinin belki vazgeçilmez unsurlarındandır.

Ama siyasetçinin asıl mahareti, en öfkeli olduğu anda bile sözünün nereye varacağını hesaplayabilmesidir.

Siyaset gerçekten sabır işi ve uzun soluklu bir maraton.