Medeniyetlerin hikâyesi biraz da insanların birbirini etkileme hikâyesidir. Hiçbir fikir boşlukta doğmaz, hiçbir karakter yalnız başına şekillenmez.

İnsanlar yaşadıkları çevrenin rengini, sesini ve ruhunu farkında olmadan üzerlerinde taşırlar. Bir toplumun güçlü yanları kadar zayıflıkları da bireylere sirayet eder. Bundan dolayı insanı anlamaya çalışanlar, onun içinde yaşadığı çevreye de bakmak zorundadır. Rahmetli Hasan Onat Hoca'nın 'Dünyanın en akıllı insanı da olsanız, ahmaklar tarafından kuşatılmışsanız ahmaklaşmanız kaçınılmazdır.' sözü, insan ile çevre arasındaki bu güçlü etkileşimin çarpıcı bir ifadesidir.

Toplumlar yalnızca bilgi üreterek gelişmezler; bilgiyi koruyacak, çoğaltacak ve değerli kılacak bir iklim de oluşturmak zorundadırlar. Çünkü akıl, uygun şartlarda serpilip büyüyen bir tohuma benzer. Verimsiz bir toprakta en kaliteli tohum bile istenen ürünü veremez. Dolayısıyla bir toplumun geleceğini belirleyen unsurlardan biri, akıllı insanların sayısından çok aklın gördüğü itibardır.

Tarih, bu konuda ibret verici örneklerle doludur. Antik Atina, dönemin en gelişmiş şehirlerinden biri sayılıyordu. Felsefenin, sanatın ve siyasetin merkezlerinden biri olan bu şehirde yaşayan Sokrates, gençleri düşünmeye ve sorgulamaya teşvik ettiği için yargılandı. Sonunda ölüm cezasına mahkûm edildi. Dönemin hâkim düşüncesi bu kararı makul görüyordu. Aradan geçen yirmi beş asır, kimin haklı olduğunu bütün açıklığıyla gösterdi. Kalabalıkların ortak yargısı, her zaman hikmetle buluşmayabiliyor.

Benzer durumlar günlük hayatın içinde de karşımıza çıkıyor. Bir kurumda dedikodu yaygınlaştığında çalışanların motivasyonu düşer. Bir okulda yüzeysellik alkışlandığında, öğrencilerin düşünce ufku daralmaya başlar. Bir iş yerinde liyakat zayıfladığında, emek veren insanların heyecanı zamanla azalır. Sosyal medyada ise tekrarlanan bir yanlış bilgi, birçok insanın zihninde gerçekmiş gibi yer edinebiliyor. Çünkü insan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda çevresine uyum sağlayan bir varlıktır.

Sürekli aynı sesleri duyan kulak, farklı seslere karşı mesafeli hale gelebilir. Sürekli aynı yanlışları gören göz, onları sıradanlaştırabilir. Her gün tekrar edilen hatalar zamanla alışkanlığa dönüşebilir. Alışkanlıkların en tehlikeli yanı ise sorgulanmamalarıdır.

Eskiler bu gerçeği kısa ve etkili sözlerle anlatmışlardır.

“Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözü yalnızca arkadaş çevresini anlatmaz; düşüncelerin birbirini etkilemesini de ifade eder.

“Körler çarşısında ayna satılmaz.” sözü ise değerin anlaşılabilmesi için uygun bir zemine ihtiyaç olduğunu hatırlatır. Bir başka deyişle, bilgelik kendisini besleyecek bir ortam bulduğunda güçlenir.

Bu nedenle toplumların en büyük sermayesi doğal kaynakları, binaları veya teknolojileri değildir. Asıl sermaye, akla ve bilgiye verilen değerdir. Bilginin saygı gördüğü yerlerde sıradan insanlar bile kendilerini geliştirme fırsatı bulurlar. Merakın teşvik edildiği ortamlarda çocuklar soru sormaktan çekinmezler. Hatanın konuşulabildiği kurumlarda gelişim mümkün olur. İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade edebildiklerinde ortak akıl ortaya çıkar.

Buna karşılık, sorgulamanın küçümsendiği ortamlarda sessizlik yaygınlaşır. Sessizlik büyüdükçe hatalar görünmez hale gelir. Görünmeyen hatalar zamanla kurala dönüşür. Kurala dönüşen yanlışlar ise nesilden nesile aktarılır. İşte ahmaklığın bulaşıcı tarafı burada ortaya çıkar. Cehalet çoğu zaman yüksek sesle konuşur; akıl ise sabır ister.

Bir üniversite hocasının anlattığı deney bu durumu çarpıcı biçimde özetler. Muzlara ulaşmaya çalışan maymunların her biri soğuk suyla cezalandırılır. Bir süre sonra hiçbir maymun muzlara yaklaşmaz. Daha sonra kafesteki maymunlar tek tek değiştirilir. Yeni gelen maymunlar muzlara yöneldiğinde diğerleri tarafından engellenir. En sonunda başlangıçtaki maymunlardan hiçbiri kafeste kalmaz. Buna rağmen muzlara dokunan olmaz. Çünkü davranışın sebebi unutulmuş, kural ise yaşamaya devam etmiştir.

Bu hikâye bana yıllar öncesinden hafızamda kalan başka bir anekdotu hatırlatır. Bir öğretmen tahtaya bilerek yanlış bir bilgi yazar. Sınıf sessizdir. Kimse itiraz etmez. Öğretmen dersin sonunda öğrencilerine neden sustuklarını sorar.

Bir öğrenci çekinerek ayağa kalkar ve şu cevabı verir:

“Herkes doğru kabul edince ben de yanılıyor olabileceğimi düşündüm.”

Öğretmen gülümseyerek şu karşılığı verir: “İnsan bazen yanlış yapmaktan değil, yalnız kalmaktan korkar.”

Belki de rahmetli Hasan Onat Hoca'nın sözü tam burada anlam kazanıyor. İnsan aklını tehdit eden şey yalnızca bilgisizlik değildir. Asıl tehlike, yanlışın normalleştiği bir çevrede uzun süre yaşamaktır. Çünkü aklı koruyan şey zekâdan önce cesarettir. Kalabalığın sustuğu yerde soru sorabilmek, herkes aynı yöne bakarken başka ihtimalleri düşünebilmek ve doğruların peşinden gitmeyi sürdürebilmektir. Medeniyetleri ileri taşıyanlar da, insanlığı büyük hatalardan koruyanlar da her dönemde bu cesareti gösterebilen insanlar olmuştur.