İnsan, duyduğu sözü anlamak yerine o sözün kendisine dokunup dokunmadığıyla ilgilenir. Oysa düşünce, kişisel alınmaların değil, zihinsel farkındalığın alanında değerlendirildiğinde kıymetlidir. Bir metnin değeri, ona gösterilen tepkiden çok ortaya koyduğu farkındalıkla anlaşılır.

Bugün birçok insan, mesajın anlamına değil kendisiyle ilgili olup olmadığına odaklanıyor. Bu yüzden yazılar artık okunmaktan çok, içinde bir şeyler “aranan” metinlere dönüşmeye başladı. Herkes satır aralarında kendisine yönelmiş bir ima, gönderme ya da rahatsız edici bir ifade bulmanın çabasında. Böyle olunca da anlamın yerini zan, düşüncenin yerini kişisel hassasiyet almaya başladı. Çünkü alınganlık, çoğu zaman söylenen sözden değil kişinin kendi içinde büyüttüğü kuşkudan beslenir.

Özellikle edebî metinlerde bu durum daha belirgin hâle geliyor. Metaforlar, simgeler, çağrışımlar ve benzetmeler; düşünceyi derinleştiren unsurlar olarak ele alınması gerekirken kahve falına bakar gibi yorumlanarak basite indirgeniyor. Bir cümlenin ne anlattığından çok kimi hedef aldığı önemseniyor. “Burada hangi mesele ele alınıyor?” sorusu geri planda kalırken “Beni mi kastetti?” kaygısı öne çıkıyor.

Oysa düşünce yazılarının temel amacı kişileri hedef almak değil meseleleri görünür kılmaktır. Bir metni doğru anlayabilmek için onu bütünlüğü içinde değerlendirmek gerekir. Çünkü fikir, çoğu zaman tek bir cümlede değil, metnin genel akışında, kurduğu bağlamda ve taşıdığı ana fikirde saklıdır. Metnin bütünlüğü kavranamadığında, metinde kişiye temas eden kısmî anlamlar aranmaya başlanır. Böylece yazının özünü kaçıran kişi kendi şüphelerini merkeze yerleştirir.

Aslında bu yaklaşım, fikrî bir okuma biçiminden çok psikolojik bir savunma refleksini andırır. İnsanlar bazen eleştiriyi anlamaya değil, eleştiriden kendini korumaya odaklanır. Bu yüzden yazının ne söylediğinden çok kime söylendiğiyle ilgilenir. Hâlbuki gerçek düşünce ortamı kişisel alınganlıkların değil, fikirlerin konuşulduğu zeminde oluşur. Her eleştirinin saldırı gibi algılandığı bir ortamda sağlıklı tartışma kültürü gelişmez. Alıngan insan gerçeği değil; kendisine değen gölgeyi büyütür.

Benim yazılarıma tepki gösterenlerde de benzer duygusal takıntılar dikkat çekiyor. Çoğu zaman yazının ana fikrine dair bir değerlendirme yapılmazken satır aralarında imalar aranıyor. Yazının içeriğiyle ilgilenmek yerine, “Acaba bu söz bana mı söylendi?” kaygısı öne çıkıyor. Böyle olunca da düşünce tartışılması gerekirken kişiler konuşulmaya başlanıyor. Oysa bir fikir yazısı, bireysel hesaplaşma alanı değil; toplumsal gözlem ve düşünce üretme alanıdır.

Bu alınganlık bireylerin dışında zaman zaman kurumlarda da görülebiliyor. En küçük bir eleştiriye bile kurumsal alınganlık gösteren bürokrasi, çoğu zaman eleştirinin sunduğu imkânı göremiyor. Çünkü eleştiriyi tehdit olarak algılayan bu bürokratik anlayış, kendini geliştirme fırsatını da kaçırıyor. Hâlbuki güçlü insanlar da güçlü kurumlar da eleştiriden korkmaz; aksine eleştiriyi bir ayna gibi algılar ve kendini sorgulama cesareti gösterir.

Bugünkü toplumsal problemlerimizden biri, dinlemek yerine savunmaya geçmek, anlamaya çalışmak yerine üstüne alınmaktır. Oysa her söz kişisel değildir; her benzetme gizli bir mesaj taşımaz! Bazen bir cümle sadece düşünmeye çağırır, bazen bir eleştiri yalnızca bir zihniyet sorununa dikkat çeker. Fakat insanlar metni kişisel algıladıklarında, mesajın özü görünmez hâle gelir.

Düşüncenin zayıfladığı toplumlarda insanlar fikirleri göz ardı ederek imalarla uğraşır. Böyle ortamlarda metinler anlaşılmak için değil, suçlu aramak için okunur. Bu da hem düşünce hayatını sığlaştırır hem de insanların tahammül sınırlarını daraltır. Alınganlık arttıkça düşünce susar; çünkü gürültülü hassasiyet gerçeğin sesini bastırır.

Son yıllarda kişiler, sivil toplum kuruluşları hatta siyasî partiler ne kadar alınganlaştı, değil mi? İnsanların birbirine tahammülü kalmadı. Esprilerin, ince söz sanatlarının günlük hayatta artık pek yeri yok. Çünkü alıngan insan, söylenenden çok içinde büyüttüğü sessizliği duyar. Neylersin…