Cehalet, insanlık tarihinin her döneminde tartışılmıştır. Ancak mesele çoğu zaman bilmemek değil; bilmediğini fark etmemektir. Çünkü bilgi eksikliği giderilebilir. İnsan öğrenebilir, kendisini geliştirebilir, düşüncesini derinleştirebilir. Fakat kibirle birleşen cehalet, artık bireysel bir eksiklik olmaktan çıkar; ahlakî ve toplumsal bir probleme dönüşür.

Kibirli cehaletin temel özelliği, gerçeği aramak yerine kendi konfor alanını korumaya çalışmasıdır. Düşünmekten ziyade hüküm vermeyi, anlamaktan çok reddetmeyi tercih eder. Yeni fikirlere çoğu zaman peşin bir direnç gösterir. Çünkü her yeni düşünce, mevcut alışkanlıkların sorgulanmasını gerektirir. Oysa sorgulama zihinsel cesaret ister. Kibre bulaşmış zihin cesaretten uzaklaşıp savunma refleksiyle hareket eder.

Bu anlayışta doğruluk ikinci plandadır. İlkeler göz ardı edilir, tavırlar şartlara göre yön değiştirir. Dün karşı çıkılan bugün savunulabilir, bugün savunulan yarın terk edilebilir. Çünkü ölçü realite değil, kişisel konumlanmadır. Böylece söz güvenilirliğini, tavır ise anlamını kaybeder.

Kibirli cehaletin en belirgin yönlerinden biri de ölçüsüz benlik algısıdır. Kendini merkeze koyar; fakat bunu olgun bir özgüvenle değil, kırılgan bir üstünlük hissiyle yapar. Zamanla kişi yalnızca kendi düşüncesini merkeze alan dar bir dünyanın içine kapanır. Eleştiriyi gelişim fırsatı olarak değerlendirmez, kişisel saldırı olarak algılar. Bilmediği konuda öğrenmeye yönelmek yerine, bilen insanı küçümsemeye çalışır. Çünkü öğrenmek tevazu ister. Tevazu ise insanın kendi sınırlarını kabul edebilme erdemidir.

Ego büyüdükçe vicdanla kurulan bağ da zayıflar. Kırılan kalplerin farkına varılmaz, sözlerin bıraktığı etki görülmez. Çünkü kendisini sorgulama alışkanlığı olmayan insan, hatasını da göremez. Bunun yerine sürekli mazeret üretir. Açıkça kırıcı davrandığında bile meseleyi çarpıtarak kendini haklı göstermeye çalışır. Böylece yüzleşmek yerine savunma mekanizmasına sığınır.

Ancak bu durum bireysel bir mesele değildir. Kibirli cehalet, insan ilişkilerinde de kendini gösterir. Özellikle bağımsız düşünen, kendi kararlarını vermeye başlayan insanlara karşı görünmez bir baskı kurulmaya çalışılır. Çünkü bazı anlayışlar, bireyin güçlenmesini değil; bağımlı kalmasını ister. Kararlarını kendi veren, sorgulayan ve gerektiğinde “hayır” diyebilen insan, kontrol edilmesi zor bir insandır.

Bu nedenle çoğu zaman bireyin özgüveni zayıflatılmaya çalışılır. “Tek başına karar veremezsin.” düşüncesi doğrudan söylenmese bile farklı biçimlerde hissettirilir. Çünkü kendi iradesine güvenmeyen insan daha kolay yönlendirilir. Boyun eğdiğinde “uyumlu”, sessiz kaldığında “iyi”, itaat ettiğinde ise “değerli” kabul edilir. Fakat kendi kararlarını vermeye başladığında aynı kişi bir anda sorun hâline gelir.

Bu bağlamda sevgi bile şartlı bir zemine dönüşebilir. Onayladığın sürece yakınlık gösterilir; itiraz ettiğinde ise suçlu ilan edilirsin. Ardından duygusal baskı devreye girer: “Senin iyiliğini istiyoruz.” cümlesi çoğu zaman gerçek bir kaygıdan çok, kaybedilen kontrolün telaşını gizler. Çünkü yönetemeyen zihin, bağımsızlaşan insandan rahatsız olur.

Toplumsal açıdan bakıldığında ise kibirli cehalet üretkenliği zayıflatır. Büyük fikirleri küçümseyen, yeniliği tehdit gibi gören ve değişimi huzursuzluk sebebi sayan bir yapı ortaya çıkar. Böyle ortamlarda insanlar düşünce üretmekten çok mevcut dengeleri korumaya yönelir. Sonuçta zihinsel durgunluk oluşur.

Oysa medeniyetler, konfor alanını aşabilen insanların eseridir. Felsefe, bilim, sanat ve ahlak; kendisini sorgulayabilen, eksikliğini görebilen ve öğrenmeye açık zihinlerle gelişmiştir. Kendi görüşlerini mutlak doğru kabul eden anlayış ise ne derinleşebilir ne de geliştirici olabilir.

Bu nedenle Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” sözü yalnızca fikrî değil, aynı zamanda ahlakî bir derinlik taşır. Çünkü olgunlaşmanın yolu kesinlik iddiasından değil; tevazudan geçer.

Bugünün en büyük problemlerinden biri bilgi çağında yaşamamıza rağmen düşünme ahlakının giderek zayıflamasıdır. İnsanlar öğrenmekten çok üstün görünmeye, magazinel ve görsel davranmaya çalışmaktadır. Oysa erdem; gösterişten değil, ölçüden, tutarlılıktan ve fikrî açıklıktan doğar.

Sonuç olarak mesele yalnızca bilgisizlik değildir. Asıl tehlike; vicdanı, muhakemeyi ve sağduyuyu aşındıran kibirli cehalettir. Çünkü kibirle birleşen cehalet, insanın bilgiyle bağını kopardığı gibi realiteyle bağını da zayıflatır. Bu yüzden insan, sadece öğrenmeye değil; kendini sorgulayabilmeye de cesaret etmelidir. Zira insanı karanlığa götüren şey bilmemek değil, her şeyi bildiğini sanmaktır.