Toplumsal çürüme her zaman büyük kırılmalarla başlamaz; çoğu zaman küçük, sıradan ve görünmez ihmallerle başlar. Kadirbilmezlik de tam olarak böyle bir çürümenin sessiz; ama en etkili biçimlerinden biridir. İyiliğin fark edilmemesi, emeğin karşılığının verilmemesi ve fedakârlığın sıradanlaştırılması, zamanla sadece bireyleri değil, toplumun bütün dokusunu da aşındırır.

Kadirbilmezlik, toplumdaki güven duygusunu zedeler. Bir iş yerinde yıllarca sadakatle çalışan birinin, ekonomik bir krizde gözden ilk çıkarılan kişi olması sadece o kişiyi değil, tüm çalışanları etkiler. Çünkü işten çıkarmanın diğer çalışanlara verdiği mesaj açıktır: “Burada sadakatin ve gerçek performansın karşılığı yoktur. Ekonomik çıkarlar, şirketin önceliğidir." Böyle bir ortamda insanlar artık üretmek, katkı sunmak ya da sorumluluk almak yerine en az çaba ile var olmayı tercih edecektir. Sonuçta ortaya çıkan şey görünürde işleyen, ama içten içe çöken bir sistemin pejmürdeliğidir.

Kültürel boyuttaki kadirbilmezlik, geleneğin içinin boşalması olarak karşımıza çıkar. Misafirperverlik gibi köklü bir değerin giderek “yük” gibi algılanması buna örnek gösterilebilir. Tanrı misafiri kültürü,

önceden haber vermeden, davetsizce ve genellikle gece vaktinde yatıya gelen misafir karşılığında kullanılır. Türk kültüründe yardımlaşma, merhamet ve cömertliğin sembolü olan bu kavram, ev sahibinin rızkını paylaşması ve misafiri baş tacı etmesi geleneğine dayanır. Bugün misafirperverlik, çoğu insan tarafından zahmet ve külfet olarak algılanmaktadır. Misafire içtenlik yerine zorunluluk hissiyle davranan kişi, aslında kültürel bir değeri yaşatmıyor; sadece onun kabuğunu taklit ediyor demektir. Son yıllarda yaşamaya başladığımız bu değerler erozyonu, millî kültürün ruhunu yok ediyor.

Ahlâkî açıdan kadirbilmezlik, en tehlikeli etkisini insan ilişkilerinde gösterir. Aile içinde yıllarca fedakârlık yapan bir ana babanın, kutsanması gereken emeğinin sıradan kabul edilmesi, çocuklara yanlış değerler sistemi öğretir. Sürekli verilen ama takdir edilmeyen emek, zamanla ya kırgınlığa ya da tükenmişliğe dönüşür.

Günlük hayatta da kadirbilmezliğin izleri çok belirgindir. Bir öğretmenin sınıfta gösterdiği özverinin sadece sınav sonuçlarıyla ölçülmesi; bir sağlık personelinin zor çalışma şartlarında ortaya koyduğu fedakârlığın, küçük bir hizmet aksamasında tamamen yok sayılması ya da bir dostun zor zamanlarda arkadaşına verdiği desteğin işler yoluna girince unutulması… Bunların hepsi, toplumun değer üretme ve koruma kapasitesinin zayıfladığını gösterir.

Kadirbilmezlik aynı zamanda bir hafıza sorunudur. Çünkü değer bilmek hatırlamayı gerektirir. Kim ne yaptı, kim neye emek verdi, kim hangi zor şartlarda destek oldu?.. Bunları unutan bir toplum, aslında kendini de unutur. Böyle bir unutkanlık insanları yalnızlaştırır; çünkü insanlar değer görmedikleri yerde kalmak istemezler. Bu negatif tavır; duygusal kopuşlara, gönül sürgünlerine, toplumsal bağların zayıflamasına, dayanışmanın yerini çıkar ilişkilerinin almasına neden olur.

Sonuç olarak kadirbilmezlik, sadece bireysel bir kusur değil, toplumsal bir hastalıktır. İyiliğin görünmediği, emeğin karşılık bulmadığı ve fedakârlığın anlamını yitirdiği bir toplumda ne gerçek bir güven ne güçlü bir kültür ne de sağlam bir ahlâk düzeni kurulabilir. Bir toplumu ayakta tutan şey büyük ideallerden önce, küçük ama anlamlı takdirlerdir. Çünkü değer bilmek, sadece geçmişe borç ödemek değil, geleceği inşa etmektir. Unutmayalım ki marifet iltifata tâbidir.

Sevgili dostlar, lütfen etrafınıza şöyle bir bakınız. Kıymetini bilemediğiniz kaç kişi bu dünyadan göçüp gitti ya da değerini bilmediğiniz kaç kişi sizin çevrenizden uzaklaşıp kabuğuna çekildi bugünlerde?..

Sosyal medyada bugünlerde rahmetli Erbakan Hoca ve rahmetli Muhsin Yazıcıoğu hakkında yoğun paylaşımlar yapılıyor. Onlar bu ülkenin yetiştirdiği önemli değerlerdir. Siyasî taassubumuz, maalesef bu değerlerin gerçek kıymetinin anlaşılmasını engelledi. Bizim toplumumuz sadece Necmettin Erbakan ve Muhsin Yazıcıoğlu hakkında değil, kendi içinden çıkan birçok değerine karşı da garip bir soğukluk ve kadirbilmezlik göstermektedir. İlber Ortaylı Hoca'nın vefatından sonra bazı çevrelerin yaptığı eleştiriler, bu toplumda cehaletin ve kıskançlığın hangi boyutlara ulaştığını göstermektedir.

Şair Bâkî'nin söylediği gibi hayat vefasızlık ve kadirbilmezlik üzerine sürüp gidiyor:

Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî

Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf

Şimdi ah vah etmenin kimseye bir faydası yok. Tırnovalı Ahmed Amîş Efendi "Olan olmuştur. Olacak olan da olmuştur. Bize düşen iyi insan olmaktır evladım!" diyor. Neylersin, hayat kendi mecrâsında sürüp gidiyor. Geçmişe rahmet; kadir kıymet bilenlere selam olsun. Kalın sağlıcakla.