Gün eksik olmuyor ki çevremizde olup bitenlere hayret etmeyelim. Bazen ansızın gelen bir haberle sarsılıyoruz bazen izah edemediğimiz olayların şaşkınlığıyla küçük dilimizi yutuyoruz.

Sonra titrek ve kırık bir ses tonuyla:

- Bu işlerin böyle olacağını umar mıydın? diye hayıflanıp duruyoruz.

Karmaşık insan ilişkilerine çoğu zaman akıl sır ermiyor. İnsanın nasıl davranacağını, nasıl tepki vereceğini önceden bilemiyorsunuz. İnce hesaplar, sinsi planlar, beklenmedik hamleler, gün yüzü görmemiş stratejiler, şeytanlaşmış düşünceler ve gizlenmiş niyetler ortalığı kasıp kavuruyor.

İçten pazarlıklı adamlar, toplumun saf, temiz, iyi niyetli insanlarını sürekli kandırıyorlar. Böylece dayanılmaz üzüntüler, tahammül edilmez mağduriyetler, tamiri imkânsız gönül kırgınlıkları ve ahrete kalmış hesaplar karşımıza çıkıyor.

İnsan değiştikçe toplumun hayata bakışı, inancı, ahlak anlayışı, düşünce yapısı, olaylara yaklaşım biçimi de değişiyor. Toplumsal değişimden toplumsal çürümeye evrilen sosyolojik yapılar, kitleleri birçok şeyi incelemeden, ayrıştırmadan, üzerinde kafa yormadan alıp kullanmaya, konfeksiyon türü fikir ve usulleri kabullenmeye zorluyor.

Son yıllarda toplu iletişim araçlarının hızlı yaygınlaşmasıyla kültürler arası geçişler de hızlandı. Dünyanın uzak köşesindeki bir damak tadı anında bizim mutfağımıza girmeye, "ne idiğü" belirsiz birtakım giyim-kuşam çılgınlıkları moda adı altında toplumumuzu derinden etkilemeye başladı.

Emperyalizmin modernlik sosuna batırılmış telkinleri, propaganda teknikleriyle hafızalara yerleştiriliyor:

- Efendim, dünya globelleşiyor! Artık uluslararası ticaret çok ortaklı şirketler aracılığıyla yapılıyor. Siyaset ise iç ve dış dengeleri gözeten çıkar ilişkileri üzerinden yürütülüyor. Dünyadaki muazzez nizama ayak uyduranlar hayatta kalacak, mahallî ölçülerde direnenler ise yok olup gidecek!.. diyorlar.

Uzun zamandan beri iktisadi ve kültürel sömürgeciliği elitist bir propagandaya dönüştüren aydınlarımız, her nedense, Trump'ın Venezuela baskını ve İran'ı parçalama girişimi karşısında dut yemiş bülbüle döndü!

Geçmiş yıllarda Avrupa Birliği konusunu çalışan onca akademisyen ve gazeteci vardı. Ciltler dolusu kitap, binlerce makale yayımlandı. Hatta dönemin hükümetleri, Avrupa Birliği müktesebatına uyum yasaları çıkarmıştı.Türkiye'nin 1960'lı yıllarda başlayan Avrupa Birliği'ne girme mecerası, mahallenin kara sevdaya tutulmuş, çılgın delikanlısının karşılıksız aşk hezeyanlarına benziyordu. Avrupa Birliği'ne girme konusuna muhalefet edenleri "memleket ve medeniyet düşmanı" ilan etmişlerdi. Ya şimdi?..

Kültür emperyalizmini Batılılaşmadan ayırt edemeyen bazı akl-ı evveller, "Bunlar Batı medeniyetinin mutlak değerleridir. Bunlardan vazgeçemeyiz." diye bağırıyorlardı. Batı'nın demokrasi, insan hakları, düşünce hürriyeti, uluslararası hukuk, egemen devlet ve bağımsızlık gibi konularda ne kadar riyakâr olduğunu Gazze'de, Doğu Türkistan'da ve en son Maduro'nun kaçırılmasında fark eden aydınlalarımız, ergen şaşkınlığıyla bocalayıp duruyorlar. Küstahlaşan Amerikan dayatması ve gözü dönmüş Siyonist yayılmacılığına karşı ne yapacaklarını bilemiyorlar. Yıllar önce "komplo teorisi bunlar!" diye ortalığı velveleye verenler, bugün Batı'nın acımasızlığı karşında derin bir hayal kırıklığı yaşıyorlar.

Hayal kırıklığına uğrayanlar sadece onlar mı? "Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur" diyenler, güvendiği dağlara kar yağanlar, "umut hakkını" izah edemeyenler, kapitalizmin nimetlerinden yararlandıkça çocukları yozlaşan mütedeyyin muhafazakârlar, "6. Filo defol!" söyleminden liberal kapitalizme evrilenler de derin bir hayal kırıklığı yaşıyorlar bugün!

Neylersin, hayat insanı değirmenin buğday başaklarını üğüttüğü gibi üğütüyor. Hem de yalpalaya yalpalaya...