Kitaplığımda çok çok eski bir kitap elime geçti:

“Türk Edebiyatı Antolojisi.” Maarif Vekâleti tarafından basılmış.

Yazarı Ali Canip. 1934'te İstanbul Devlet Matbaası'nda basılmış.

Lise 3. sınıf kitabıymış.

Kitabın ilk sayfasındaki başlık kayda değer:

“Atatürk'ün Türkiye Büyük Ulus Kurultayı'nın 4. Toplanma Yılını Açış Konuşması”

Screen Shot 2026 08 19 At 13.41.33

Konuşma, “Ulusun değerli vekillerine saygılarımı sunarım.” diye başlıyor.

“Ülkemizin ekonomik konumunu berkiterek genişletmek en önde tuttuğumuz işlerdendir. Onun için sanayi programımızı durmadan yürütmekteyiz. Tasarlanan fabrikalardan çoğunun temelleri atılmıştır. Hepsinin kurulup işletilmesi için fenne, maliyeye gerekenler de bulunmuştur.”

Güzel sanatlar konusundaki düşünceleri de harika:

“Bugün dinletmeye yeltenilen musiki, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak; onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu düzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.”

Atatürk, Büyük Millet Meclisi'ne güvenini şu sözlerle gösteriyor:

“Dördüncü Büyük Millet Meclisi, ulus birliğinde, devlet siyasasındaki yüksek çalışma değerini göstermiştir. Bu toplantı yılındaki çalışmalarınız sırasında size gelecek ulus işleri için de en doğru yolları bulup göstereceğinize güvenimiz vardır. Toplantımız kutlu olsun.”

Tam Mustafa Kemal Atatürk'e göre değerlendirmeler ve sözler, değil mi? Kullandığı dildeki Türkçe sözcükler dikkatinizi çekmiştir sanırım. Bu düşüncelerin lise üçüncü sınıf öğrencileriyle paylaşılması ne kadar güzel.

Kitabın yazarı Ali Canip Yöntem'in yazısına göz atalım.

Başlığı: “Öztürkçenin En Yüksek Örneği”

“Liselerin son sınıfları programına göre düzen verilen bu antoloji, edebiyatımızın gitgide öz dile doğru nasıl aktığını göstermek için ortaya çıkarılmıştı. 15-20 yıldan beri ulus dili, yazı Acun'unda da ün aldı. Ancak kimse saf Türkçenin bütün örneğini bugüne dek verememişti. Ulusuna kamu alanda, kamu durumda yol gösteren büyük Atatürk'ümüz dilde de doğru yolu açtı. Yukarıdaki söylevi, edebiyatımızın ilerideki diline yüksek bir örnektir.”

Ne yazık ki Atatürk'ün dil devrimi sonraki yıllarda kesintiye uğratılmış, dildeki sadeleşme ve özleşme tersine doğru işletilmiştir. Kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, dilde ve tarihte yanılgılara düşecek şekilde değiştirilmiştir.

Kitabın içinde, onu kullanan öğrencinin adı ve numarası yazılı:

“928 Adnan Kayalıoğlu.”

Yakınlarından sahiplenmek isteyen olursa benden alabilir.

****

Screen Shot 2026 08 19 At 13.41.28

SEVGİ

Sevgi, dünyanın, insanlığın yaşıyla bir olan bir duygu.

Sevgi; içinde bir sıcaklık duymak, heyecanlanmak, dokularında, hücrelerinde hissetmek sevdiğini. Yüreğin daha hızlı atması, gözlerin parlaması.

Sevgi, ayrı kalamamak, eksikliğini hissetmek, bir organın yokmuş gibi olmak, kemiklerinin, iliklerinin sızlaması. Sevgi, her baktığı yerde onu görmektir. Sevgi; az ama çok, herkesin hissettiği, dile getiremediği, süsleyemediği, anlatamadığı duygu.

Sevgi, ozanların, yazarların dillendirdiği duygu.

Ozan Sunay Akın, bir çay bardağının dudak payı kadar bile uzak kalamam gözlerine... Yine aynı ozana ve yine aynı ozana:

Screen Shot 2026 08 19 At 13.41.21

“Seni bir çivi gibi çaktım çünkü beynime ve bütün kerpetenleri attım denize.”

...dedirten duygu. Mecnun'u çöllere düşüren, Ferhat'a dağları deldiren duygu. Mutluluğu veren de acıyı veren de o.

Sevdiğine kavuşamamanın acısını çeken milyonlarca insan gelmiş geçmiş bu dünyadan. Acaba ölçüsü var mıdır ya da şu sorunun cevabı:

Sevgi daha çok acı mı verir, mutluluk mu?

Duyar gibi oluyorum, “Acısı daha çok.” diyenleri. Belki de sevdalılar kavuşunca mutluluklarını anlatmıyorlar. Onun için sevda acı veriyor, diye düşünüyor insanlar.

Divan edebiyatı ozanları içinde belki de yalnızca Nedim, aşkın mutluluğunu anlatır. Diğerleri hep aşk acısı içindedirler.

Sevgiler şiir olmuş, türkü olmuş, şarkı olmuş yüzyıllar boyu. Dillerden dillere dolaşmış, gönüllerde yer etmiş, teselli olmuş dinleyenlere, söylenenlere, söyleyenlere.

Sevgili bazen zalim olmuş:

“Nereden sevdim o zalim kadını,

Bana zehretti hayatın tadını...”

dedirtmiş.

Bazen bir ömür yetmemiş bir sevgili için:

“Seni bir ömür değil, bin ömür sevebilsem.”

denmiş.

Âşık Daimi, sevgilisini teselli ediyor:

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım,

Bu da gelir, bu da geçer, ağlama.

Göklere yükseldi figanım, ahım,

Bu da gelir, bu da geçer, ağlama.”

diyor.

Belki hasretin gelip geçeceğini anlatıyor.

Bir başka halk türküsünde:

“Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun,

Gördün güzelleri, beni unuttun.

Sıla'ya dönmeye yemin mi ettin?

Gayrı dayanacak hâlim kalmadı,

Mektuba yazacak sözüm kalmadı.”

diye serzenişte bulunuyor.

Ben de bir zamanlar sevgiliden gelmeyen mektup ve ayrılık için şu dizeleri yazmışım:

“Kaderimi güvercin kanatlarına düğümlemiş, beklemişim.

Ne çıkar?

Ellerin yok, gözlerin yok, gölgen başka kentin topraklarında.”

Yüzlerce, binlerce şiir sıralayabiliriz sevgi üstüne yazılmış.

Dileğim, artık insanlar sevgi acısı çekmesin. Sevgiler mutluluk getirsin.

Bir şiirimi paylaşayım.

ADINI SİZ KOYUN

Nil kıyısında,

gül suretinde güzellik tanrıçası,

bulutlardan medet umar

bir damlacık su için.

Biraz

bulut,

bir damla su,

çöl ateşini söndürecek.

Kuşlar da terk etti.

Telgrafın tellerine konmuyorlar.

Telefon telleri

bir aloya hasret.

Havada yağmur sıkıntısı var.

Hava sıkkın,

toprak gebe,

kırılacak bulutların testisi,

yer emecek sularını.

Ama ben...

Benimki yağmur sıkıntısı değil,

yağmur yağınca geçsin.

Nil'in bütün suları

söndüremez içimdeki yangını.

Nil kıyısında,

gül suretinde,

güzellik tanrıçası,

büyücünün teki.

Cemal ATAMAN