Suriye'deki gelişmeler üzerine her çeşit iletişim kanalıyla birbirleriyle çelişen binlerce paylaşım yapıldı ve halen devam ediyor.

Olaylara ülkemiz açısından gerçekten potansiyel tehdit olan PYD'nin içine düştüğü zor anlar açısından bakanlar var, SDG balonunun söndü diye görenler var, bir de PYD'nin geleceği konusunda endişe duyup onları yüreklendirmeye çalışanlar var.

Bu köşede uzun zamandır özellikle Suriye'nin kuzeyindeki gelişmeleri öncelikli olarak ele aldım ve kolay anlaşılması için kalem oynattım.

Baştan söylemem gerekirse: Bu günlerde yaşanan kırılmanın boyutları henüz ölçülebilir aşamada değildir.

Bu aşamada yazacaklarıma kesin sonuçlu değerlendirmeler olarak bakmadan, başta belirttiğim çelişkili haber bulutunda olayların aşamalarını daha iyi görebilmek açısından yazımı okumanızı tavsiye ediyorum.

Olaylar, Şam Yönetimi tarafından, 10 Mart 2025 Mutabakatına uymayan PYD'ye verilen sürenin dolmasıyla Ocak 2026 ilk haftasında başladı.

Arap nüfusun hakim olduğu Halep'teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye isimli iki Kürt Mahallesi'nde Şam Yönetimi güçleri tarafından yapılan operasyon mahallelerin kontrolüyle sonuçlandı.

Buradaki SDG/PYD güçleri önce bir kaç hücre evinden karşılık vererek devlet güçlerini yavaşlattı ardından anlaşma yaparak kontrollü şekilde vatandaşlarla birlikte Halep'i terk etti.

İlerleyen aşamada hedef Fırat'ın batısındaki SDG/PYD güçlerinin doğuya sürülmesiydi, kısa sürede bu da çatışmasız tamamlandı.

Asıl önemli bölge Rakka şehriydi çünkü Rakka DEAŞ'ın başkenti olmuş ve PYD tarafından sözde kahramanlıklarla alınmış, daha önemlisi petrol sahasına en hakim bölgeydi.

Rakka IŞİD'lilerden alındığında, şehirde seremoniler yapıldı, Batı dünyasından ve hatta Avrupa başkentlerinden PYD'ye övgüler dizildi.

İşte PYD'nin balon halinde şişirilmesinin son noktası Rakka'ydı.

Halbuki PYD Rakka'da doğru düzgün savaşmadan IŞİD'lilerin boşalttığı yere Arap aşiretlerin desteğiyle girmişti.

Arap aşiretlerinin SDG içinde yer alması bahse konu zamanlara denk gelir.

Suriye Cephesi'nde IŞİD'le gerçekten çatışıp El Bab şehrini teslim alan tek askeri güç Türk Ordusu'ydu. Şehit Mehmetçikler'i bir kez daha saygıyla yadediyorum.

Ocak ayının üçüncü haftasında Şam Yönetimi Güçleri, Fırat'ın doğusuna girip Rakka çevresini temizledi. Burada Arap aşiretlerin desteği Şam tarafına oldu.

Bu ikinci kırılma anında iki önemli fotoğraf Dünya Medyası'na yansıdı: ABD Büyükelçisi Barak'ın Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığı'nda ve Mesut Barzani'nin başkanlık ettiği heyetin Kuzey Irak'taki Hevler şehrindeki salonda verdiği fotoğraf, konunun Şam dışındaki muhataplarını kapsıyordu.

Barzani'nin yanında Mazlum Abdi ve ENKS yöneticilerinin bulunması ayrıca manidardı.

Beklendiği gibi PYD, Rakka'dan çekildi ve şehir Şam Ordusu'na teslim edildi.

Bu arada Şara tarafından 18 Ocak 2026 anlaşması duyuruldu. Bunu PYD başı Mazlum Abdi elektronik imzayla onaylamıştı.

Mazlum Abdi aslında PKK'nın kadrosundan yetişmiş gerçek adı Abdi Şahin olan Şahin Cilo kod teröristin ta kendisidir.

Anlaşma pek çok kanalda PYD'nin bitişi ve Türk Devlet aklının zaferi olarak yansıtıldı.

Maddelerin özetini yazmalıyım çünkü gelecekte süreç bu maddeler üzerinden yürüyecek:

Kapsamlı bir ateşkes, sağlanacak,

Yeniden konuşlanma için SDG Fırat'ın doğusuna çekilecek,

Deyrizor ve Rakka vilayetleri Suriye hükümetine teslim edilecek,

Haseke vilayetindeki tüm sivil kurumlar, Suriye devlet kurumlarına entegre edilecek,

Bölgedeki tüm sınır kapıları ile petrol ve doğalgaz sahaları, kaynakların devlete dönüşünü sağlamak amacıyla Suriye hükümeti tarafından devralınacak,

SDG'nin tüm askeri ve güvenlik unsurları, "bireysel" olarak Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine dahil edilecek,

Kürt bölgelerinin mahremiyeti/özgünlüğü korunacak,

Haseke Valisi olarak görev yapacak bir adayın atanmasına ilişkin başkanlık kararnamesi çıkarılacak,

"Ayn el-Arab/Kobani" şehri ağır askeri görünümlerden arındırılacak, şehrin yerli halkından bir güvenlik gücü oluşturulacak ve idari olarak Suriye İçişleri Bakanlığı'na bağlı yerel bir polis gücü muhafaza edilecek,

Merkezi devlet yapısındaki üst düzey askeri, güvenlik ve sivil pozisyonlara getirilmek üzere SDG liderliği tarafından sunulan aday listesi kabul edilecek,

SDG, Suriyeli olmayan tüm PKK liderlerini ve unsurlarını Suriye Arap Cumhuriyeti sınırları dışına çıkaracak,

Afrin ve Şeyh Maksut bölgesi halkının bölgelerine güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönüşü için anlayış birliğine varılması amacıyla çalışmalar yürütülecek.

Bu anlaşmada bütün bölge aktörleri açısından sorunlu maddeler kendini gösteriyordu.

Bizim açımızdan, PYD yöneticiletinin Suriye Ordusu'nun içinde önemli rütbelere atanacak olması hatta Haseke Valisi'nin PYD tarafından atanması elbette önemli bir problem sahasıdır.

Asıl önemli problem, sınırımızda Kobani gibi bir yerde Polis görünümü altında üniformalı PYD unsurlarının varlığı olacaktı.

Ayrıca Afrin'e yeniden geri dönülmesi sağlanacak PYD'ye müzahir sözde siviller çok daha yakın bir tehdit olarak bilinmelidir.

Diğer taraftan PKK Kandil yönetimi başka hesaplar içindeydi: Anlaşmadaki kayıtsız geri çekilme, Suriye Ordusu'na bireysel katılım ve PKK kadrolarının ülke dışına çıkarılması onların zoruna gitti.

En iyi bildikleri şeyi yapıp bütün bölgelerde direnme çağrısı ve bildik hamaset laflarıyla Kürt Gençleri ateşin önüne atma taktiğine karar verdiler.

Abdi Şahin 19 Ocak'ta elektronik imzayı kabul etmediğini anlaşmanın yenilenmesini ve kendisine beş gün süre verilip durumun yeniden değerlendirilmesini istedi.

Zaman kazanma çabaları kabul görmeyince masayı terk etti.

Bu aşamada sahada ipler gerilmişti çünkü Haseke'de diğer bölgelerden daha çok Kürt nüfus yaşıyordu ve Haseke terk edildiğinde Şam Ordusu, arkasında bulunan Sincar Dağı'na dayanmış olacaktı.

Sincar Dağı, Suriye-Irak sınırında PYD/PKK unsurlarının en rahat geçiş yaptığı bölgeydi.

Ayrıca Sincar; Yezidilerin, Şii Türkmenlerin, Şii Iraklı Araplar'ın yoğun yaşadığı, son yıllarda İran'la bağlantılı Haşdi Şabi militanlarının hakim olduğu bir bölgeydi.

PKK'nın Sincar Dağı'na verdiği önemi önceki yazılarımda anlatmıştım; bu bölgeyi Kandil'e alternatif olarak görmeye başlamışlardı.

Şara yönetimi açısından da derme çatma ordusunun, Kürt vatandaşların olduğu bölgede operasyon yaparken profesyonel davranmama ihtimali önemli bir problem sahasıydı.

Vahşice saldırmayı bilen HTŞ unsurlarının sivil halka yönelik orantısız güç kullanıyor görüntüleri PKK'nın hasretle beklentisidir.

Medya araçlarıyla bu muhtemel görüntüleri başka yerlerde olmuş eski vahşi görüntülerle birleştirip yayınlamayı iyi bilirler.

İşte bu noktada Haseke'de eller tetikteyken Trump'ın (her zamanki) ayaküstü açıklamaları gündemi belirledi:

Trump, 19 Ocak'ta Ahmed Şara ile yaptığı görüşmede IŞİD tutuklularının durumunu konuştuklarını söyledi.

Suriye yönetimi bu cezaevlerinin kontrolünü almak istiyor.

Şara'nın çok çalışkan, güçlü ve sert biri olduğunu belirten Trump, "Öylesi bir yerde temiz bir çocuğu göreve getirip, bir şeyler başarmasını bekleyemezdiniz" dedi.

Trump, daha sonra "Kürt müttefiklerinin ABD tarafından terk edilmiş hissedip hissetmeyeceği" sorusuna ise şöyle yanıt verdi:

"Kürtleri seviyorum. Onlara muazzam paralar ödendi. Petrol ve başka şeyler verdik.

"Bunu bizim için yaptıklarından daha fazla kendileri için yapıyorlardı.

"Ama Kürtlerle iyi anlaşıyoruz ve Kürtleri korumaya çalışıyoruz."

Bu açıklamalardan, IŞİD'le mücadele konusunun Şara'ya devredildiğini, PYD unsurlarına verilen maddi imkanların Suriye kısmının sona erdiğini belirtiyordu.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Barrack, 20 Ocak'ta X'ten yaptığı uzun açıklamada, Suriye'deki Kürtler için "en büyük fırsatın" Şara liderliğindeki yeni yönetimle entegrasyon olduğunu belirtti.

Ayrıca Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye ordusu arasındaki çatışmalarda 20 Ocak'ta dört günlük bir ateşkes üzerinde anlaşıldı diye duyurdu.

Suriye'de bu gelişmeler olurken, DEM Partisi grup toplantısını Nusaybin'de yapma kararı aldı ve PKK'ya müzahir kesimler Nusaybin'deki alçak "Bayrak İndirme" provokasyonunu gerçekleştirdiler.

Erbil ve başka bir kaç noktada da tahrikler sözkonusuydu ancak DEM'li yöneticiler sakinleştirici açıklamalar yaptılar.

Burada toplantılarını Nusaybin'de yapma kararı alanların orada tahrikler yaşanacağını bilmemeleri mümkün değildir.

Yani DEM'li yöneticilerin Kandil'in taleplerine kayıtsız kalamayacağı yeniden anlaşıldı.

Şimdi bu kadar karmaşık gelişmeler olurken oluşan gri bulutun aralanması için olayları harekete geçiren güçlerden bahsedeyim:

Türkiye Cumhuriyeti sınırının güneyinde bir terör koridoru anlamına gelecek PYD yönetimindeki sözde özerk yönetimi kabul edemezdi ve her ortamda bu görüşünü dile getirdi.

Hangi güç olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti'ne rağmen böyle bir oluşumu zırlayamazdı. Nitekim beklendiği gibi oldu.

Diğer taraftan bütün hakimiyet alanının yüzde yetmişinden herhangi bir can kaybı ya da silah kaybı olmayan PYD Türkiye Cumhuriyeti için tehdit olmaya devam etmektedir.

Suriye'de gerçek kaybeden İran olmuştur.

Bu bölgede etkisi altındaki unsurlardan hiçbiri kalmayan İran, Irak'taki Haşdi Şabi üzerinden kazanımlarını korumanın yollarını aramaktadır.

ABD açısından işin aslı, İran'ın bölgeden uzaklaştırılmasıydı.

PYD, bağlı olduğu PKK bileşenlerinin bir kısmı ve Talabani'nin varisleri üzerinden İran'la kısıtlı bağlar kurabilirdi.

Bu nedenle ABD tarafından terk edilmiş görünüyor.

Ayrıca her zaman belirttiğim: ABD CENTCOM ordusu ve Trump arasındaki çekişmenin PYD unsurlarının dengesini bozduğunu da bu kadar söz arasında belirtmeliyim.

Diğer tarafta Tarık Ahmet Şara Colani'nin El Nusra ve IŞİD geçmişini akıldan çıkarmadan bu eski örgütlerin de Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği gerçeğine bağlı olarak perde gerisinde yürütülen Suudi Arabistan-İran rekabetinin Suriye ayağında olan aşamalarını izlediğimizi unutmayalım.

Yazının ilk bölümlerinde Sincar Dağı'nın hassasiyetinden bahsetmiştim.

Şimdi bütün varlığını ABD'ye borçlu olan iki kişi Ahmet Şara Colani ve Abdi Şahin Cilo, sözü geçerse örgütlerini Sincar Dağı'ndaki Haşdi Şabi unsurlarının üzerine sürerek kendilerini ispat etmek zorundalar.

Son olarak Barzani'nin Barak karşısındaki fotoğrafı ve yayın organlarında PKK ve Talabani unsurlarının İran'la ilişkilerini belirtmesi, bölgede son kazananın Barzani olacağını gösteriyor.

Bizim yapmamız gereken şimdilik lehimize olan görüntüleri zafer adı altında perdelemeden gerçek boyutlarıyla değerlendirmek ve Türk Milleti'nin bağrında yaşayan Kürtleri incitmeden yolumuza devam etmektir.

Ayrıca Suriye'deki dönemsel kazanımlar adına ne İran politikalarımızdan ne de Filistin politikalarımızdan taviz vermemeliyiz.