Öngörü, gelecekte ne olacağını veya neye ihtiyaç duyulacağını tahmin etme yeteneği ve tahmin etme eylemidir.
Önsezi, henüz hiçbir belirtisi yokken bir şeyin olacağını sezme, gelecekle ilgili olanların önceden duyumsanması.
Mustafa Kemal Atatürk, öngörüsü ve önsezisi çok güçlü olan bir liderdi. Başarısının sırrı bu yeteneklerindedir. Örneğin; Çanakkale'de bir savaş yokken, oralarda inceleme yapıp düşmanın nereden çıkarma yapabileceğini düşünmesi ve önlemlerini düşünmesi öngörü ve önsezisinin gücünü gösterir. Barışçılığı ve laikliği benimsemesi de bu önsezi ve öngörülerinin eseridir. "Atatürk,laikliği yalnız uygarlığın, demokrasinin ve özgürlüğün değil, aynı zamanda iç barışın, mezhepler ve inançlar arasındaki barışın ve ulusal birliğin de yolu ve güvencesidir. İnanç ve ibadet alanı dışında kalan şeriat kurallarının, toplumun yaşamında egemen olmasını isteyen dinsel devlet doğrultusundaki çabalar ise aynı zamanda kardeş kavgasının ve bölücülüğün tohumudur."

Tırnak içindeki cümleler Muammer Aksoy'un düşünceleri. 31 Ocak 1990 akşamı, bürosundan evine, kim bilir neler düşünerek yürüdü. Evine girerken bir karaltı gördü. Ne olduğunu anlayamadan gericilerin üç kurşunuyla öldürüldü. Onlar laikliğe düşman, Atatürk'e düşman, Atatürk'ün düşüncelerine düşmandı.
Muammer Aksoy da öngörüsü ve önsezisi yüksek olan bir bireydi.1989'da Atatürkçü Düşünce Derneği'ni kurdu. Amacı Atatürkçü düşünceyi güçlendirmek, yaymak, her kesime ulaştırmaktı. Atatürkçü Düşünce Derneği, kısa zamanda birçok şubeye ulaştı. Atatürk karşıtlarına, laiklik karşıtlarına karşı mücadelenin bayrağını açtı. Milli bayramları görkemine göre kutlamak istemeyenlerle mücadele etti. Fetöcülerle mücadele etti.Tam bağımsızlığın, yalnızca Atatürkçü düşünce ile kazanılacağına inanıyordu. Ülke kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesine katlanamıyordu. Muammer Aksoy'un öldürülmesi bir başlangıçtı adeta. Turan Dursun, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu öldürüldü. Sivas'ta aydınlar yakıldı. Oydan başka kaygıları olmayan iktidarlar, olanların üstüne gitmedi. Günümüz karanlığına gelindi.
Anayasanın 163. maddesi laikliğe aykırı olarak, devletin temel düzenini, dini esas ve inançlara uydurmak amaçlı girişim ve örgütlenmeleri yasaklıyordu. Dini propaganda ve siyasete alet edenlerin cezalandırılmasını öngörüyordu. Bazı laik düşünceli sözde demokratların da katkısıyla 163. madde kaldırıldı. Muammer Aksoy, Atatürk devrimleri şehididir. Devrimleri savunduğu için katledilmiştir. Saygı ve vefa duygularıyla anıyorum. Ruhu şad olsun .

Ahmet Zeki Muslu, bizim de çok sevdiğimiz kardeşi Ayten'i çok genç yaşta kaybetti. "Sevgili Kardeşim Ayten'in anısına..." diyerek, çıkardığı Aydınca Dergisi'nde yayınladığı Ölüm şiiri, tüm duygulara rehberlik ediyor sanki;
ÖLÜM
"Sevgili kardeşim Ayten'in anısına"
Ölüm yakamıza iliştirilen
Zamanın zamansız sunduğu
Kanla sulanan karanfildir
Yüzlerce dize yazdım her gün
Can borcum olan o zalime
Yüreğim şiirime kefildir
Ölümün gurbetine mektup yazılmaz
Elde solgun bir gülle
Uğurlanan yolcu ölüler
Yine de yeryüzü adresleri
Sevginin, verginin, veresiyenin
Defterinden düşülse de adları
Ölüm paylaşılsa dostlar
Kaç kişinin ölümüne
Ortak olurdum kimbilir
Toprak, reddet ölülerimizi
Bu kadar genç ölüsü olan
Bir başka ülke az görülür
Ahmet Zeki Muslu
Nazım Hikmet Davet şiiri ile tam bağımsızlık duygularımıza ışık tutmuştur.
DAVET
Dörtnala gelip uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu Memleket bizim, bilekler kan içinde
dişler kenetli ayaklar çıplak
ve İpek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları
bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim,
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim.
Nazım Hikmet
Atatürk ilkelerinin ve devrimlerinin savunucusu ve vazgeçmez bekçisi olmayı sürdüreceğiz. Cumhuriyet ve laiklik bizim vazgeçilmezimiz.

Şimdi de Ülkü Tamer'den bir alıntı yapalım. Bir yazısında Cemal Süreya'nın dergicilik tutkusunu, sevdasını anlatır. "Cemal'in ikinci Papirus dönemi. İlk dönemde yaprak biçiminde çıkarttığı derginin yayınına bir süre ara vermiştir. İstanbul'da daha kalın daha doyurucu bir dergi hazırlığındadır. Birlikte kolları sıvarlar. Cağaloğlu'nda Eser Han'da küçük bir oda tutulur. Evlerden getirilen bir iki eşyayla döşenir. Yazılar hazırlanır. Dizgi, toplam basım gideri 1500 lira. Ceplerde 50 lira ya var ya yoktur. Bir gün, Edip Cansever gelir. Çıkarken yerdeki ufacık eski püskü bir halıya ilişir gözü. Kapalıçarşı'da ortağı Jan'la bir antikacı dükkanı vardır. 'Bu iyi bir şeye benziyor, Jak'a söyleyeyim gelip baksın.' diyerek gider. Yarım saat sonra Jak damlar, halıya bakıp: 'Siz bunun üstüne basıyor musunuz?'diye sorar şaşkınlıkla. Halıyı katlayıp alıp götürür. Biraz sonra da antikacı dükkanındaki yardımcıları Hakkı gelir. 'Halının parası' diyerek elindeki 2000 lirayı uzatır. 'Hayır, ilk sayının parası.' Der Cemal Süreya ve dergiye, halıya teşekkür ilanı koymayı teklif eder."
Cemal Süreya'nın bir şiiri ile bitsin yazımız.
Eylül'dü.
Dalından kopan yaprakların,
Sararan yanlarına yazdım adını,
Sahte bir gülüşten ibarettir) oysa.
Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu.
Eylül'dü.
Dili geçmiş bir zamandı yaşadığımız,
Adımlarımızın kısalığı bundandı,
Bundandı gözlerimin durgunluğu.
Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan,
Ellerin kadar ıssız.
Sen kadar zamansız molalar veriyordum,
Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz.
Eylül'dü.
İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,
Şimdi yoktu bi anlamı suskunluğun.
Çırılçıplak kalakaldım sessizliğinin orta yerinde.
Sonra sesime yankı vermeyen uçurumlar kıyısında
yürüdüm bir zaman,
En çok sesini aradım.
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler,
Gözlerini sildi zaman..
Dedim ya... Eylül'dü.
Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin.
Hoşça kalın, dostça kalın.
Cumhuriyet ve laiklikten ödün vermeyin.