Her gün “Bu kadarı da olmaz ki!” dediğimiz olaylar yaşıyoruz. Yeni karalamalar, yeni gözaltılar, yeni tutuklamalar…
Anadan, babadan, dededen miras yokken milyarlara ulaşan servet sahibi memurlar… Mahkeme kararıyla bozulmayan bir araca “bozuldu” denilerek aynı araçla cezaevine döndürülen cumhurbaşkanı adayı… “Mutlak butlan” denen karar… O kararın yüzsüzleri, omurgasızları, koltuk sevdalıları… “Heybedeki turplar”… Semazenler gibi dönenler…

Cahit Sıtkı Tarancı ne güzel söylemiş:
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne hâlden anlayan bulunur;
Ah, aklımdan ölümüm geçer,
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur…
Ve gönül Tanrısına der ki:
“Pervam yok verdiğin elemden,
Her mihnet kabulüm;
Yeter ki gün eksilmesin penceremden.”
“Gün Eksilmesin Penceremden” şiirinde Cahit Sıtkı Tarancı, hayatın sıkıntılarından söz ederken, bütün bunlara rağmen hayata tutunmak için sebepleri olduğunu anlatır.

Ziya Osman Saba da “Nefes Almak” şiirinde şöyle der:
Nefes almak içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin;
Duymak havayı bağrında…
Nefes almak, her sabah uyanık,
Ağaran güne penceren açık;
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında…
Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes;
Anlıyorum, birbirinden mukaddes
Alıp verdiğim her nefes…

Peki, Nazım Hikmet ne diyor, bakalım:
CEVAP
O duvar, o duvarınız,
Vız gelir bize vız!
Bizim kuvvetimizdeki hız,
Ne bir din adamının dumanlı vaadinden,
Ne bir hülyanın gönül yakışındandır;
O, yalnız tarihin o durdurulmaz akışındandır.
Bize karşı koyanlar,
Karşı koymuş demektir
Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin
Ezeli kanunlarına.
Sükûn yok, hareket var;
Bugün yarına çıkar,
Yarın bugünü yıkar
Ve durmadan akar, akar, akar…
Biz bugünün kahramanı, yarının müjdecisiyiz;
Biz durmadan akan, yıkıp yapan
Akışın çizgilenmiş sesiyiz.
Biz, adımlarını tarihin akışına uyduran,
Temelleri çöken emperyalizme vuran,
Yarını kuranlarız.
O duvar, o duvarınız,
Vız gelir bize vız!
Günümüzde tüm eziyetlere ve baskılara karşı durup “Vız gelir bize vız!” diyenlere selam olsun, aşk olsun.

Bir de Adnan Yücel’e kulak verelim:
YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK
Saraylar, saltanatlar çöker; kan susar bir gün.
Zulüm biter.
Menekşeler de açılır üstümüzde,
Leylaklar da güler.
Bugünlerden geriye
Bir yarına gidenler kalır,
Bir de yarınlar için direnenler.
Şiirler doğacak kıvamda yine,
Duygular yeniden doğacak kıvamda
Ve yürek,
İmgelerin en ulaşılmaz doruğunda…
Ey “Her şey bitti!” diyenler,
Korkunun sofrasında yılgınlık giyenler;
Ne kırlarda çiçekler,
Ne kentlerde devleşen öfkeler
Henüz elveda demediler.
Bitmedi daha, sürüyor o kavga
Ve sürecek;
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…
Emperyalizm ve onun iş birlikçileriyle yapılan mücadele, bu kavga bitmez. Bayrak; özgürlük, bağımsızlık ve demokrasi bayrağıdır. Elden ele geçer, dolaşır.
Birileri çıkıp “devlet aklı” diyerek bir şeyler söylüyor. Oysa Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinden biri de devletçiliktir.
Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları kitabının 46 ve 47. sayfalarında Atatürk şöyle der:
“Devlet, bireyin yerini alamaz; fakat bireyin gelişmesi ve kalkınması için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Devlet eliyle yapılacak işler, bireyin büyük kâr getirmediği için yapmayacağı işler veya millî çıkarlar için gerekli olan ekonomik işleri kapsar. Özgürlüklerin ve yurt bağımsızlığının sağlanması ve korunması ile iç işlerinin düzenlenmesi nasıl devletin görevi ise; devlet, vatandaşların öğretimi, eğitimi ve sağlığıyla da ilgilenmek zorundadır. Devlet, memleketin savunması için yollarıyla, demiryollarıyla, telgrafıyla, telefonuyla, memleketin hayvanlarıyla, her türlü taşıtıyla ve milletin genel servetiyle ilgilenmek zorundadır.”
Geldiğimiz noktaya bakalım:
Fabrikalar satılmış, eğitim, sağlık ve yollar özel sektöre devredilmiş. Bir de kalkıp adaletin çevresinden dolanarak getirdikleri “butlan”ı savunmak için “devlet aklı” diyorlar.
Öff… Sıkıldınız sanırım.
Hoşça kalın, dostça kalın, umutsuz kalmayın.