Toplumları çürüten şey çoğu zaman büyük felaketler değil, küçük çıkar hesaplarıdır. Büyük felaketler toplumları sarsabilir; ancak toplumlar zamanla yeniden toparlanabilir. Oysa küçük çıkarların sinsice işlediği sosyal doku çökerse bunun onarılması neredeyse imkânsızlaşır. Bu tür bir çürüme doğrudan insanın vicdanına, ahlakına ve güven duygusuna sızar.

Kuldan utanmayan Allah’tan korkmaz! Ar damarı çatlayan insan kontrolden çıkarsa çok tehlikeli hale gelir. Çalar, çırpar, başkasının hakkını gasp eder, namusu hiçe sayar, böbürlenerek adamlık taslar, gönül yıkar, kırar yığar, eser güler durur. Ne yazık ki bu sevimsiz tipler yine de toplumdan itibar görür. Hayatları dünyalık saltanat üzerine kurgulanmıştır. Bu tip insanları hangi kutsal değer ya da hangi hukuk sistemi durdurabilir ki?

Büyük yolsuzlukların çoğu, küçük çıkar ilişkilerinin gündelik hayata sinsice sızmasıyla başlar. “Canım, bunu herkes yapıyor.” savunması, çağımızın en tehlikeli meşrulaştırmalarından biridir.

Bu konuda birçok örnek verebiliriz:

* akrabanın işe yerleştirilmesi,

* ihalenin tanıdık birine verilmesi,

* haksız kazancın adeta müktesep hak gibi görülmesi,

* kamu kaynaklarının kişisel çıkarlar için kullanılması,

* trafikte veya sırada haksızlık yapmanın normal sayılması,

* küçük rüşvetler ve yolsuzlukların görmezden gelinmesi,

* ulufe divanında ucuz kredi ve teşvik dağıtılması,

* hukukun siyasallaşıp bürokratın partizanlaşması...

Her biri tek başına önemsizmiş gibi algılansa da, bu olumsuzluklar bir araya geldiğinde toplumun güven duygusunu yerle bir eder. Mesele sadece etik değil, aynı zamanda sosyal bir kırılmadır.

Kurumlar kişisel çıkarların ağına düştüğünde, “liyakat” yerini “sadakate”, “emek” yerini “çıkar ilişkilerine” bırakır. Böyle bir düzende çalışkanlık değil, tanıdıklık geçer akçedir. İnsanlar adalet yerine adam kayırmanın belirleyici olduğuna inanırsa o toplumda kurallar hükümsüzleşir ve keyfiyet hüküm sürmeye başlar.

Bu durum sadece kamu kurumlarını etkilemez; özel sektör, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, okullar ve hatta günlük yaşamda karşılaştığımız küçük toplumsal etkileşimleri de kapsar. Örneğin:

* bir öğretmenin, kendine daha yakın hissettiği öğrencileri kayırması,

* bir doktorun, tanıdığı hastayı öncelikli muayene etmesi,

* bir memurun, kendi tanıdıklarını öncelikli işlemlerle desteklemesi,

* bir dernek veya kulüpte üyelik veya ödül dağılımında keyfi uygulamalar yapılması.

Bu alışkanlıklar, “herkes kendi çıkarı için çalışır” anlayışını hâkim kılar ve toplumun birbirine güvenini zedeler. “Adamını bulmadan iş görülmez.” sözü, bir atasözü gibi algılanmaktan çıkar, bir kuralmış gibi kabul edilmeye başlanır. Bu anlayış kurumları zayıflatır, toplumun güvenini eritir ve sadece çıkar ağlarını güçlendirir.

Toplumun asıl çöküşü, adaletin yerine adam kayırmanın geçtiği andır. Adaletin eksikliğinde hiçbir şey uzun süre ayakta kalamaz: ne kurum, ne umut, ne de güven duygusu.

Oysa yeniden başlamanın yolu büyük reformlardan çok, küçük dürüstlük adımlarından geçer. Kimsenin görmediği bir ortamda bile doğruyu yapabilmek; “Nasıl olsa herkes böyle davranıyor.” dememekle işe başlamak gerekir. Toplumları ayağa kaldıran, kurumları dirilten işte bu sessiz, gösterişsiz ahlaktır.

Büyük söylemler yerine, küçük ama sürekli dürüstlük adımları bir toplumu yeniden ayağa kaldırır. Küçük erdemler, görünmez bir zincir gibi sosyal dokuyu güçlendirir ve güveni yeniden inşa eder.

Toplumun geleceği, sadece büyük kahramanlıklarda değil, gündelik küçük dürüstlük seçimlerinde şekillenir. Her bireyin vicdanında başlayan bu sessiz dönüşüm, zamanla kurumları ve toplumu onarır.

Not: Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü. Tüm öğretmenlerimizin gününü kutlar, sağlık ve huzur dolu bir ömür geçirmelerini dilerim. Aramızdan ayrılan öğretmenlerimize Allah'tan rahmet dilerim. (Y.Ö)