“İnsan hayatı, ekmeğini kazanma mücadelesidir” desem herhâlde yanlış olmaz. Bu mücadele emek ister. Her emeğin de bir karşılığı vardır. Bu yolculuğun son hedefi ise sağlıkla emekli olabilmektir. Emeklilik, çalışana hayatın verdiği en güzel hediyedir.

Bir emekli olarak şunu samimi biçimde söyleyebilirim: Cebimdeki en kıymetli para emekli maaşımdır. Allah devletimize zeval vermesin. Devletimiz var olsun ki emekliliğimizi ağız tadıyla yaşayabilelim. Maaşımız az olabilir ama en bereketli olandır. En azından ömrümüzün sonuna kadar kapıyı düzenli çalan bir güvencedir.

Ne var ki bugün bu güvence, birçok emekli için yeterli olmaktan uzaktır. Hayat pahalılığı emeklinin boynunu bükmüş durumdadır. Bir de ev kirası varsa, yük daha da ağırlaşmaktadır.

Bize çocukluğumuzla birlikte öğretilen bir hayat terbiyesi vardı. Yerde bir kuru ekmek parçası görsek eğilir, alırdık. Önce siler, öper, alnımıza koyar, bir kenara bırakırdık. Kurda kuşa nasip olsun diye… Bu, içimizden gelen bir davranıştı; gösteriş değildi. Çünkü ekmeği Allah’ın nimeti bilirdik. Ekmekle sadece karın doyurmazdık. O, verilen emeğin karşılığıydı; hürmet edilmesi gereken kutsal bir değerdi.

Bizim dünyamızda ekmek israfı hoş görülmez. Azla yetinmek yokluğu kabullenmek değildir; elindekinin kıymetini bilmektir. Hayatın özü, çoğu insan için ekmeğini kazanma kavgasıdır. Bu yüzden ekmek kutsaldır; onu kazandıran emek de öyledir.

Sabahın erken saatlerinde ekmek parası için yola düşenler yalnızca karın doyurmaz. Ocağı tüttürmenin, evi ayakta tutmanın derdindedir. Çünkü ocak sönerse sadece tencere değil, yüzler de kararır.

Emek en değerli varlığımızdır. Çalışanın emeğinin karşılığını alması kadar doğal bir şey yoktur. Yıllarca çalışan insan için emekli olmak, eskiden dinlenme vaktinin başlangıcı demekti. Bugün ise birçok kişi emekliliğe “geçinemem” düşüncesiyle, endişesiyle bakmaktadır.

Emekliler bir araya geldiğinde sohbetin konusu bellidir. Bir çay içilir, hâl hatır sorulur, ardından konu kendiliğinden maaşlara gelir. Kimse sıkıntısını yüksek sesle dile getirmez; zaten herkesin gündemi ortaktır. Memur emeklisi, işçi emeklisi, Bağ-Kur emeklisi… İsimler farklıdır ama geçinme kaygısı aynıdır.

Aynı ülkede, benzer yıllar çalışmış insanların emeklilik tabloları aynı değildir. İşçi emeklisi beden gücüyle çalışmıştır; çoğu zaman sağlık sorunlarıyla boğuşur. Memur emeklisi daha düzenli bir gelirle emekli olur fakat hayat pahalılığı karşısında onun da alanı daralmıştır. Bağ-Kur emeklisi ise düzensiz kazancın yükünü ömrü boyunca taşımıştır. Yükler farklıdır, sıkıntının adı aynıdır.

Bugün pek çok emekli, emekli olduktan sonra da çalışmak zorunda kalıyor. Pazarda tezgâh açanlar, küçük işlere tutunmaya çalışanlar, günübirlik iş arayanlar… Hiçbiri bunu keyfinden yapmıyor. Hepimiz biliyoruz ki bu arayışın adı mecburiyettir.

Oysa emeklilik, insanın ömrü boyunca verdiği emeğin karşılığını huzurla aldığı bir dönem olmalıdır. Eğer geçinmek için hâlâ başka çareler aranıyorsa, mesele artık bireysel olmaktan çıkmış, toplumsal bir yara hâline gelmiştir.

Son olarak ilgililerden samimi bir ricam var:

Lütfen emeklileri bir yük, bir külfet

Olarak görmeyin.

Lütfen emeklimizi kuru ekmeğe muhtaç etmeyin.

Sağlık ve esenlik dileklerimle…

İyi haftalar.

KURU EKMEK HİKAYESİ

(Şiir)

Kuru ekmek deyip geçmek olur mu?

Yerde bulsak, öpüp alna koyardık.

Kıymetli nimettir, ziyan olur mu?

Göz koyanın gözlerini oyardık.

Ekmek denilince akan su durur,

Girmezse boğaza, mide kudurur.

Yanında ne varsa öyle tatlı bulur,

Ekmeği yiyince ancak doyardık.

Kuru ekmeğe talim eden insan,

Bir garibandan say, divane bir can.

Bir lokma azıkla duyar heyecan,

Kendimizi şanslılardan bilirdik.

Ekmek kavgasıdır hayatın özü,

Kazanamaz ise gülmez hiç yüzü.

Ocağı tütenin sönmezmiş közü,

Konu komşu, hepimiz bir ayardık.

Kısmetiyle gelir her kul dünyaya,

Kimi çadır açar, kimi saraya.

Her hâliyle şükrederdik Mevla’ya,

Çalışmayı ibadetten sayardık.

Bugün varız, yarın yokuz, hayat bu,

Bir lokma ekmeğiz, bir yudum da su.

Bulursak çekmezdik dünya kaygısı,

Fazlasını bir kenara koyardık.