Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiirini duymayan yoktur.

Bu yaş için, “Yolun yarısıdır” der. Ama ömrün ne kadar olduğunu kim bilebilir?

Bugün varız, belki yarın yokuz.

Şiirdeki şu mısralar zihnimizin bir köşesine yerleşmiştir, hatırlarız:

“Neylersin ölüm herkesin başında…

Uyudun uyanamadın olacak…

Kimbilir nerede, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak…

Taht misali bir musalla taşında…”

Bu dizeler hayatın “ölüm” denen gerçeğini hatırlatıyor.

Muhsin Yazıcıoğlu bir konuşmasında şöyle demişti:

“Bir dakika sonrasına garantimiz olmayan bir dünyada yaşıyoruz.”

Geçen hafta Ramazan’ın ilk günü bir ilçemizi yasa boğan bir kaza haberi beni derinden etkiledi.

Henüz 19 yaşında bir genç…

Pazardan dönüş hazırlığındayken annesini arıyor:

“Anne, iftara ne hazırlıyorsun?”

Baba da söze giriyor:

“Eksik bir şey varsa alıp gelelim.”

Dönüş yolculuğu…

Direksiyon hâkimiyeti kayboluyor…

Sonrası malum kaza.

Aradan çok zaman geçmeden acı haber sosyal medyaya düştü:

“Bir baba ile oğlu trafik kazasında hayatını kaybetti.”

Yan yana toprağa verildiler.

Baba, daha bir gün önce umre ziyaretinden dönmüştü…

Ertesi gün evladıyla birlikte son yolculuğa uğurlandı.

Bu acıyı anlatmaya kelimeler yetmiyor.

Dil bağlanıyor.

Acı, gözyaşı, hüzün…

Ölüm büyük ayrılıktır.

İnsanın içine ağır bir taş gibi oturur.

Her ölüm aynı zamanda bir uyarı gibidir.

Hayatı, zamanı, sevdiklerimizi yeniden düşünmeye çağırır.

Bir anda eksilen bir ses…

O an kaybolan bir hayat…

Gerçek, bütün ağırlığıyla karşımızdadır.

Biz çoğu şeyi erteliyoruz.

Birini aramayı.

Bir gönül almayı.

Bir helallik istemeyi.

Kendimize göre de bir sebep buluyoruz:

“Daha vakit var.”

Oysa yarın denen şey bir meçhul.

Bazen bir gün bile yetmiyor.

Şu sözün anlamını iyi kavramak gerekiyor:

“Bugünün işini yarına bırakma… yarın çok geç olabilir.”

Dün yanımızda yürüyen biri artık bugün olmayabilir. Onca sevdiklerimiz bir bir kaybolup gitti.

Sabah selamlaştığımız komşuyu akşam toprağa verebiliyoruz.

Hayatın özü belki de şu üç kelimede saklı:

“Geldim, kondum, göçtüm…”

Âşık Veysel’in dediği gibi, “İki kapılı bir handa” gündüz gece demeden yol alıyoruz.

Evet, bu dünya iki kapılı bir han.

Bir kapıdan gireriz, ötekinden çıkarız.

Mesele, arkamızda ne bıraktığımızdır.

Güzel bir isim bıraktıysak mesele yok!

Hayatın kontrolü bizim elimizde değil.

Belkide sözün özü burada saklı.

Geçen yıllarda acı bir kaybın ardından yazdığım şu mısralar geldi aklıma:

İKİ KAPILI HAN

Bir girersin, bir çıkarsın bu handan

Hiç geriye dönen olmaz yolundan

Güzel isim bırakanlar ardından

Ebedî âlemde huzur bulurmuş!

İki kapılı han, incecik yolu

Ayaklar yürümez, tutmazmış kolu

Kaç kızı var, hani, nerede oğlu

Gidenleri amelleri korurmuş!

Ömür dediğimiz kısacık zaman

Bir varsın, bir yoksun, gidiverir can

Bir nefese bağlı hayat denen an

Can, kafeste, mutlaka yorulurmuş!

Gelenler gidiyor, kalmaz burada

Beden toprak olur, ruhlar huzurda

Hesap defterleri gelir, orada;

Sorgusu suali çetin olurmuş!

Bir geliriz, bir gideriz bu handan

Hiç geriye dönen var mı yolundan

Güzel isim bırakanlar ardından

Ebedî âlemde huzur bulurmuş!

(Pınarcık Çeşmesi, 2024, s.87)