Sizin de yolunuz düştü mü bilmem…
Geçen hafta bir grup arkadaşımızla Buldan’a uğradık.
Buldan, kendine özgü dokuması ve tekstil ürünleriyle tarihi boyunca adından söz ettirmiş özel bir ilçemiz. “Buldan bezi” kendine özgü bir dokuma çeşidi.
Herhalde bunu duymayanımız yoktur. Buldan, bu özelliği ve tarihi değeriyle her zaman kendisine ziyaretçi çeken önemli bir ilçemiz.
Biz de gelmişken öncelikle tekstil dükkânlarında kısa bir tur atalım istedik.
Biraz dolaştık…
Bir müddet sonra yemek için tavsiye edilen bir mekâna girdik.
Burası kendine has özel yemekleri ve ikramları ile otuz yıla yakın zamandır hizmet veren bir mekân. Eskiden bir bedestenmiş. Güzel ve gösterişli ama abartısız bir iç mekâna sahip.
Burayı anlatırken “restorant” demeye pek dilim varmadı. O kelime bana çok itici geliyor. Böylesi bir mekâna kısaca “aş evi” demek daha sıcak ve güzel geldi. Herhalde işletme sahibi de böyle bir hassasiyetten olacak ki bu büyük yemek salonuna küçük, abartısız bir levha ile “Ağam Kebap Evi” adını yazmış.
İçeri girince dikkatimizi ilk çeken yemek kokusu değil, fotoğraflarla kaplanmış karşılıklı iki duvar oldu.
Sağlı sollu, yerden tavana doğru yerleştirilmiş çerçeveler içinde onlarca fotoğraf…

Geçen zaman içinde bu mekâna birçok ünlü şahsiyet misafir olmuş. Duvarın birinde o zamanın siyasetçileri, yöneticileri…
Makam sahipleri…
Kimler yok ki!
Valiler, kaymakamlar, milletvekilleri, parti başkanları, belediye başkanları…
Gelip geçmişler; birçoğu duvarda bir fotoğraf karesi hatıra bırakarak…
Fotoğrafların hemen üstündeki şu cümle dikkat çekiyor:
“Makamlar gelip geçer;
Hiç gönüle girdin mi?”
Karşı duvarda ise yine zamanının ünlü sanatçıları, yazarları, gazetecileri ve sahne insanları poz vermişler.
Tanıdık birçok ünlü isim…
Fotoğraflarda farklı yüzler ve farklı hikâyeler…
Oturdukları masada gülümsüyorlar. Bir fotoğraflık güzel hatıra bırakmışlar.
Gönlümüzde yer etmiş birçok güzel isim.
Sahnelerden ayrılalı belki çok olmuş ama bıraktıkları izler onları hatırlatıyor.

Duvarı kaplayan çerçevelerin üstünde de şu cümle yazılı:
“Sahne biter, alkış diner.
Ama sanatın izi kalır.”
Düşünüyorsunuz…
Bazı insanlar hayatının bir döneminde çok öndedir. Belki hayatın zirvesindedir. Bilinen, tanınan, söz sahibi, makam sahibi insanlardır. Çevreleri dolu doludur. Karar verici, yönlendiricidir.
Ama hayat bir devr-i âlemdir.
İnsan şu gerçeği hiç unutmamalı:
“Hiçbir şey kalıcı değildir.”
Girdiğimizi fark eden mekân sahibi güler yüzüyle bizi karşıladı, sohbet ettik. Fotoğrafların hikâyesini biz sorduk, o anlattı. Bu mekânı açtıklarında başlamışlar duvarlara hatıra bırakmaya.
“En kıymetlisi?” diye sorduğumda hiç düşünmeden duvardaki bir resmi gösterdi. Aynı kişinin üç ayrı fotoğrafı daha var bu duvarda.
Neredeyse her uğrayışı belgelenmiş.
Değişik zamanlarda…
Denizli’ye giderken…
Antalya’ya giderken…
Dönüşünde…
Mutlaka bu mekâna uğramış.
Aralarında özel bir muhabbet oluşmuş…
Bu değerli şahsiyet, yakın zaman önce vefat eden ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı.
Şu fotoğraf ne kadar canlı…
Ortada elinde baston… karşısında mekân sahibi Mehmet Tuğrul, yanı başında oğlu Burak Can Tuğrul…
Sohbet bir hayli derin.

“Son geldiğinde ne konuştunuz?” diye soruyorum…
Gülümsedi. Bir an sustu. Sonra anlatmaya başladı.
Birlikte Top Damı’na arabayla çıkmışlar (eskiden Ramazan’da top atılan yer). Şoföre “sen git” demişler. Oradan Buldan’ı seyretmişler. Sonra aşağıya doğru yürümeye başlamışlar. Eski Buldan evlerinin arasında dolaşmışlar. Taş yapılar, kapılar, tokmaklar, saçaklar…
Hoca her detaya bakmış, anlatmış.
Sonra bir kahve içimi oturmuşlar, soluklanmışlar.
Etrafına bakıp demiş ki:
“Burada insanın bir evi olmalı.”
Mehmet Tuğrul gülümsemiş. “Hocam, size buralarda bir yer bakalım.” demiş.
“Hoca anlattı, ben dikkatle dinledim.” dedi.
Bunu söylerken sesi değişti.
“Hocam… sizinle birlikte olmak güzeldi…” diyebilmiş sadece.
Bazen en çok şey, söylenmeyenlerde saklıdır.
İki güzel insan…
İki ayrı hayat…
O an ne unvanları var ne de bir mesafe…
Sadece insan.
Vefat haberini nasıl aldığını sordum.
Mehmet Tuğrul anlatıyor, ben dinliyorum.
“Sabah uyandım… Bir dostumdan telefon geldi…
Bir süre öylece oturdum.”
Başka bir şey söylemedi.
Zaten gerek de yoktu.
O an, Yunus Emre’nin şu sözü geldi aklıma:
“Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim, sevilelim
Dünya kimseye kalmaz”
Bir de o meşhur dizeler:
“Yunus der ki ey hoca
Gerekse var bin hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir.”
Evet, rahmetli Prof. Dr. İlber Ortaylı gönüllere girip gitti.
Bütün mesele burada saklı belki de…
Biz bazen unutsak da bu soru her zaman bir muhatap arıyor.
Orada… duvarda hâlâ duruyor:
“Gönüllere girdin mi?”
Fotoğraflar…
Dünden bugüne, bugünden yarına kalan izler…
Hatıraların sesi…
O mekânda işimiz tamam olup çıkarken vedalaşıyoruz.
Bir hatıra bırakıyoruz. Bir fotoğraf karesi.
Oradan ayrılırken yıllar önce yazdığım şu şiir geldi aklıma.
Sizlerle paylaşmak istedim.
Sağlık ve esenlik diliyorum.
İyi haftalar.
HATIRALARIM
Maziyi seyrettim fotoğraflarda
Siyah beyaz çoğu hatıraların…
Zaman nasıl geçmiş, onca hızıyla
Peşinden koşturdum hatıraların…
Hasbihal de ettim eski hâlimle
Arkadaşlarımla, eski evimle…
Yeniden yaşadım eski rengimle
Hayaline daldım hatıraların…
Şu resimden birçokları yok şimdi
Siyah beyaz, babamla ilk resmimdi…
Unutuldu isimler, şu resim kimdi
Fotoğraflardaki hatıraların…
Zaman bir su gibi hızla akıyor
Bir hüzün harmanı beni yakıyor…
Bir çift buğulu göz bana bakıyor
Hasretine düştüm hatıraların…
Altmış yılda altmış ayrı hâlimle
Selamlaştım geçip giden mazimle…
Uğurladım tatlı bir tebessümle
Peşinden ağladım hatıraların…
(Pınarcık Çeşmesi, 2024, s. 77