İran’daki gelişmeleri yalnızca Güney Azerbaycan Türkleri üzerinden okumak ciddi bir yanılgıdır. “Güney Azerbaycan ayaklanırsa İran yıkılır” diyenler, bu senaryonun Anadolu’nun güvenlik kuşağını da çökerteceğini görmek istememektedir. Bu tespit, İran’daki mevcut rejimin savunulması anlamına gelmez. Tam tersine; rejime muhalif olmak başka bir şeydir, İran’ın parçalanmasını istemek bambaşka bir şeydir.
1979’da Humeyni’nin uçağı Paris’ten Tahran’a dönerken Şah Rıza Pehlevi uçağı düşürmek istemiş, ancak Amerika’nın “Uçağı düşürürseniz bütün hava kuvvetlerinizi yok ederim” tehdidi üzerine Şah geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bu siyasî tiyatro, devletlerin çıkarlarına göre sürekli yeniden sahnelenmektedir. Nitekim Gazze’de soykırım yaşanırken İran’ın aldığı tutum da benzer bir tablo ortaya koymuştur. İran açıkça, “Topraklarıma saldırılmadığı sürece bu savaşa dâhil olmam” demiştir.
İran, tarih boyunca daha çok Sünni yapılarla çatışmış; Hıristiyanlar ve Yahudilerle doğrudan bir savaşa girmemiştir. Humeyni ile başlayan İran Devrimi, kısa sürede siyasî bir dönüşüm olmaktan çıkmış; kendine kutsallık atfeden, eleştiriye kapalı bir rejime dönüşmüştür. Halkın taleplerini merkeze alan bir cumhuriyet üretmek yerine, mezhepsel dogmaların devlet aklının yerini aldığı kapalı bir teokrasi inşa edilmiştir.
Yaklaşık yarım asırdır süren bu Şii rejimi, İran’ı ne bölgesel bir refah devleti hâline getirebilmiş ne de toplumun temel beklentilerine cevap verebilmiştir. Oysa İran; enerji kaynakları, sanayi altyapısı, 87 milyona yaklaşan nüfusu, genç insan gücü ve binlerce yıllık devlet geleneğiyle Orta Doğu’nun doğal ağırlık merkezlerinden biridir. Buna rağmen bugün ülke; yüksek enflasyon, kronik işsizlik, beyin göçü ve yaygın yoksullukla boğuşmaktadır.
Bu çöküşün nedeni yalnızca ambargolar değildir. Asıl sorun, rejimin kendi halkı ile arasına ördüğü ideolojik duvardır. İran ekonomisi büyük ölçüde Devrim Muhafızları’nın kontrolündeki yarı resmî holdingler eliyle yönetilmektedir. Petrol gelirleri şeffaf değildir; kamu kaynakları halkın refahı için değil, rejimin devamı için kullanılmaktadır. Lübnan’da Hizbullah’a, Yemen’de Husilere, Suriye’de iç savaşa milyarlar aktarılırken Tahran’ın kenar mahallelerinde gençler işsiz ve umutsuzdur. (Bu tabloyu, birçok İranlı öğrencimden bizzat dinledim. Çoğu, Avrupa’ya ya da Kanada üzerinden Amerika’ya gitme hayali kuruyordu.)
İran rejimi, siyasî meşruiyetini “devrimi koruma” söylemi üzerine inşa etmiştir. Bu söylemin sürdürülebilmesi için de sürekli bir düşmana ihtiyaç vardır: Sünniler, Araplar, İsrail ve “büyük şeytan” Amerika… Tehdit algısı rejimin adeta oksijenidir. Çünkü tehdit ortadan kalktığında halk şu soruyu sormaya başlar: “Biz neden yoksuluz?” Bu nedenle rejim, içeride baskıcı; dışarıda ise sürekli gerginlik üreten bir politika izlemektedir.
Ancak İran’ın yapısal zafiyetleri artık gizlenemez hâle gelmiştir. Nükleer programda görev alan bilim insanları suikastlarla öldürülmekte, üst düzey askerî kadrolar hedef alınmakta, Devrim Muhafızları komutanları kendi evlerinde vurulmaktadır. En kritik isimler dahi korunamamaktadır. Cumhurbaşkanının uçağı düştüğünde olay aydınlatılamamakta; devlet caydırıcı bir karşılık verememektedir. Bu tablo tesadüf değildir. Çünkü İran devleti halkı ile barışık değildir.
Mahsa Amini’nin gözaltında öldürülmesinin ardından patlak veren protestolar bunu açıkça göstermiştir. Gençler özgürlük ve gelecek talebiyle sokaklara çıkmakta; rejim ise copla ve kurşunla karşılık vermektedir. Toplum ikna edilmek yerine şiddetle bastırılmaktadır.
Tam bu noktada emperyal siyasî aktörlerin sahneye çıktığını görüyoruz. Trump, İranlı göstericilere açıkça “Resmî daireleri ele geçirin, sizi destekleyeceğiz” çağrısında bulunuyor. Netanyahu ise İran’ın içten çökertilmesi gerektiğini söylüyor. Mossad’ın suikastları, siber saldırıları ve sabotajları artık gizlenmemektedir.
Amerikan emperyalizmi hiçbir zaman halkların özgürlüğü ile ilgilenmemiştir. Onların meselesi demokrasi değil; enerji yolları, rejimlerin kontrolü ve İsrail’in güvenliğidir. Irak’ta “özgürlük” denildi, bir milyon insan öldü. Libya’da “diktatör gitsin” denildi, devlet çöktü. Suriye’de “halk ayaklanması” denildi, ülke vekâlet savaşlarıyla harabeye çevrildi. Sözde Arap Baharı’nın geriye bıraktığı tek miras, parçalanmış devletler ve umutsuz toplumlar oldu.
İran için yazılan senaryo da aynıdır: Böl, parçala, yönet! Emperyaller, rejimin yıkılmasını isterler; fakat yerine güçlü ve bağımsız bir İran'ın gelmesini asla istemezler. Etnik fay hatlarını kaşıyarak mezhepler arasında çatışma çıkarmayı ve ülkeyi küçük parçalara bölmeyi planlarlar. Böylece İsrail’i tehdit eden tüm unsurlar ortadan kaldırmış olacaktır. Nihai hedef ise Türkiye’nin Kafkasya’dan Basra’ya uzanan hatta rahat nefes almasını engellemektir. İşte bütün mesele budur! Yoksa "Bad'el harb'ül Basra" kimin umurundadır ki?
Bu nedenle İran’ın çöküşü Türkiye için stratejik bir felakettir. Bölgede oluşacak boşluğu İran halkı değil; Washington, Tel Aviv ve onların bölgesel taşeronları dolduracaktır. İran’daki olaylar yalnızca İran’ın meselesi değildir. Bu coğrafyada yıkılan her devletin enkazı, er ya da geç Anadolu’nun kapısına dayanır.