Geçen hafta içinde, haber kanallarında, vatana ihanet iddiası içeren bir haber dikkatimi çekti.

“Başka bir ülke adına casusluk faaliyeti yürüttüğü tespit edilen iki kişi güvenlik güçleri tarafından yakalanarak tutuklandı.”

Bu haberi duyunca garipsedim.

Durup düşündüm.

İhanet bir anda ortaya çıkan bir hâl değildir; küçük tavizlerle başlar.

İhanet edene “hain” denir. Bizden gibi görünür; aslında bizden değildir. Hiçbir ihanetin savunulacak tarafı yoktur. Hele vatana ihanetin, hiç yoktur.

Hayatın her alanında göz ardı edilen küçük ihmaller, büyük sıkıntıların besleyicisidir. Önemsiz sanılan ayrıntılar birikir, fark edilmeden ağır sonuçlar doğurur. “Bir kereden bir şey olmaz” denilerek geçiştirilen her yanlış, gün gelir insanın karşısına büyük bedellerle çıkar.

Tarih, yıkılmaz sanılan devletlerin sessiz çöküşleriyle doludur. Büyük şirketler de bir günde batmaz. Sebepleri farklı görünse de akıbetleri aynıdır. Önemsiz görülen her taviz, içinden çıkılması zor sonuçlar doğurur. “İdare edelim” denilen her davranış, yeni bir yanlışın kapısını aralar.

Geçtiğimiz günlerde ilginç bir hikâye okudum. Afganistan’da geçtiği anlatılan, ibretlik bir kurgu hikâye; ihanetin adım adım nasıl yaşandığını gösteriyordu.

Yol kenarında, sürüsünün başında bir çoban…

Çobanın yanında köpeği vardır.

Dağlarda birlikte dolaştığı, geceleri kurtlara karşı nöbet tuttuğu sadık yol arkadaşı…

Yıllardır yanından hiç ayırmadığı can dostu…

Yoldan geçen bir askerî konvoy yanlarında durur. Arabasından inen bir subay, selam verir, köpeği işaret eder:

“Bu köpeği öldürürsen sana on bin dolar veririm.”

Çoban önce şaşırır. Hayatında hiç görmediği kadar büyük bir paradır bu. Kısa bir tereddüdün ardından, en yakını köpeğini öldürür.

Subay teklifini yeniler:

“Derisini de yüzersen bir on bin dolar daha veririm.”

İstek hemen yerine getirilir.

“Etini parçalara ayırırsan bir on bin dolar daha.”

Yine duraksamadan istenen yapılır.

Son teklif çobandan gelir:

“Bir on bin dolar daha ver. Etini de yiyeyim.”

İhanetin vardığı son nokta…

Subayın cevabı kısa ve nettir:

“Benim amacım sana para kazandırmak değildi. Para karşılığında bir insanın, en yakınına ne kadar kolay ihanet edebileceğini görmek istedim. Gördüm.”

İhanetin gelişi sessizdir. Çoğu zaman fark edilmez. Cazip görünür, alıştırır. Bir kez kabul edildi mi, artık ihanetin geri dönüşü zordur.

Devletler böyle zayıflar.

Şirketler böyle batar.

İnsanlar da…

Önce değerler aşınır. Ardından verilen emekler gözden çıkarılır. Yanlışlar karşısında susmak alışkanlık hâline gelir. Her şey “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek başlar, öyle devam eder.

Zamanla güven azalır, sadakat zayıflar. Ahlaki ölçüler yıpranır. Kurumlar fark edilmeden çözülür. Hiçbir şey, beklendiği gibi devam etmez.

Düzenin bozulduğu, dengenin sarsıldığı zamanlarda şu atasözü hep hatırlanır:

“Hesapsız kasap, ne mal bırakır ne masat.”

Ahlaki ölçülerden vazgeçildiği an, çöküş başlamıştır. Sadakatle ihanet aynı yerde barınamaz. Vatana ihanet niteliği taşıyan hiçbir girişim cezasız kalmamalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk bu gerçeği şu cümleyle ifade etmiştir:

“SÖZ KONUSU OLAN VATANSA, GERİSİ TEFERRUATTIR.”

İstiklal Savaşı zamanında yaşandığı rivayet edilen Domaniçli Habibe Ana’nın hikâyesi bunun en çarpıcı örneklerindendir. Habibe Ana’ya oğlunun Yunan askerleriyle iş birliği yaptığı, yani ihanet ettiği söylenir. Bu, bir annenin duyabileceği en ağır sözdür. Habibe Ana, “önce vatan” diyerek, ihaneti kendi eliyle cezalandırır.

Görmezden gelmemiştir.

Aslında cezalandırdığı evladı değil, ihanettir.

Bayrak ve vatan sevgisi bütün sevgilerin üzerindedir.

Bunlar üzerine verilecek en küçük bir taviz yoktur.

Bir zamanlar çocuklarımız okula başlarken hep bir ağızdan, coşku ve heyecanla ne güzel söylerdi:

“VARLIĞIM, TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN.

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!”

Bugün küçük tavizlerin büyük bedellere dönüştüğü bir çağdayız. Millî değerleri korumak, sadakatle ardında durmak zorundayız. Bir milletin ayakta kalmasının sırrı budur.

Unutmayalım:

Gaflet dalaleti, dalalet de ihaneti getirir.

Sağlık ve esenlik dileklerimle…

İyi haftalar.