Abdurrahim Karakoç’u, Ankara’da öğrenci olduğum 1980’li yıllarda, Cebeci’nin arka sokaklarında, bir öğrenci evinde tanımıştım.

Akşamın alaca karanlığında, ince, uzun boylu, kara yağız bir adam evin girişindeki küçük avluda plastik bir leğende gömleğini yıkıyordu.

Ev sahibi:

– Dışarıdaki adam şair Abdurrahim Karakoç, dedi.

– Hani şu şiirlerini ezberlediğimiz şair Abdurrahim Karakoç mu? diye sordum. Muhatabım “Evet!” deyince şaşırdım kaldım. Beş-on dakika sonra ince, uzun boylu, esmer tenli adam içeri gelip selam verdi ve “Ben Abdurrahim Karakoç” diyerek elini uzattı. Yaşça bizden oldukça büyüktü. O, şöhretin zirvesinde bir şairdi; ben ise fakülteye yeni başlamış bir öğrenciydim. Karşımda, son dönem Türk şiirinin kutup yıldızı A. Karakoç duruyordu. “Lâmbamda titreyen alev üşüyor / Aşk kâğıda yazılmıyor, Mihriban!” mısralarının kudretli şairi Karakoç’la böyle tanışmıştık.

☆☆☆

Bu yazıda, rahmetli Karakoç’un şiir anlayışı ele alınacak; ayrıca toplumsal problemlerle boğuşan insanın çelişkilerini, iç huzursuzluğunu ve vicdanî muhasebesini irdeleyen Sorgulama şiiri çözümlenecektir.

Abdurrahim Karakoç (1932–2012), Türk şiirinde halk şiiri geleneğini çağdaş bir şuurla sürdüren; şiiri yalnızca estetik bir ifade biçimi olarak değil, aynı zamanda ahlâkî, toplumsal ve vicdanî bir sorgulama ekseni olarak gören özgün bir şairdir. Karakoç’un şiiri, bireysel duyuşlardan ziyade toplumsal sorumluluğu merkeze alır; okuru ise edebî hazdan çok aktif bir düşünme sürecine davet eder. Bu yönüyle Karakoç, Türk edebiyatında halk şiirinin çağdaş vicdanını temsil eden güçlü bir şair olarak öne çıkar.

Abdurrahim Karakoç’un Türk Şiirindeki Yeri

Karakoç’un şiir anlayışı, âşık tarzı halk şiirinin biçim unsurlarını (hece ölçüsü, dörtlük yapısı, sade ve anlaşılır dil) korurken bu geleneği folklorik bir tekrar düzeyinde bırakmamasıyla dikkat çeker. Koşma ve destan geleneğini çağdaş meselelerle besleyen şair, halk şiirini modern hayatın sorunlarıyla yüzleştirir. Bu bakımdan Karakoç, "Âşık Veysel ve Neşet Ertaş çizgisinin şehirleşmiş, toplumsal ve politik şuur kazanmış bir devamı" olarak değerlendirilebilir.

Şiirlerinde adalet, ahlâk, inanç, yozlaşma, kul hakkı ve insan onuru gibi temalar merkezî bir yer tutar. Karakoç, şiiri estetik bir duygudan çok bir uyarı ve muhasebe aracı olarak görür. “Mihriban” gibi lirik şiirleriyle geniş kitlelere ulaşmış; taşlamaları (hicivleri) ile toplumsal eleştiriyi güçlü bir biçimde sürdürmüştür. Bu yönüyle onun şiiri, Ziya Gökalp’in fikir (düşünce) şiiri anlayışıyla Dadaloğlu’nun isyankâr tavrını birleştiren özgün bir özellik taşır.

A. Karakoç, Hasan’a Mektuplar’da Anadolu köylüsünün ıstırabını, çilesini ve her şeyden öte sahipsizliğini; "hâkim bey, mebus bey, tohdur bey" gibi tiplemeler üzerinden vurucu ve keskin ifadelerle dile getirir:

Gene tehir etme üç ay öteye

Bu dava dedemden kaldı hâkim beğ

Otuz yıl da babam düştü ardına

Siz sağ olun, o da öldü hâkim beğ

Mebus Beğ şiirinde de ironik anlatımlar vardır:

Mosturan meydanda sağ ol, çok yaşa (!)

Benim tütüne zam, senin maaşa...

Bulgur bulamazken çorbaya, aşa

On kuruşu az belleme mebus beğ

Karakoç’un toplumsal problemleri bir mızrak keskinliğinde anlattığı âbidevî şiirlerinden biri de "İsyanlı Sükût”tur. Yoksulluk içinde perişan olmuş Anadolu köylüsünün iç yakan dramını anlatan bu şiir, umutsuzluğu, çaresizliği ve bürokrasi karşısında ezilmişliği adeta bir manifesto niteliğinde ortaya koyar:

Gitmişti makama arz-ı hâl için

'Bey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Bir azar yedi ki oldu o biçim...

'Şey' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı

Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı...

Bir baktı konağa alttan yukarı

'Vay' dedi, yutkundu, eğdi başını.

Karakoç’un şiiri, dil ve üslup bakımından sade, konuşma diline yakın ve doğrudan bir anlatıma sahiptir. Ancak bu sadelik yüzeysellik anlamına gelmez; atasözleri, deyimler, ironi ve kinaye gibi anlatım unsurlarıyla derinlik kazanır. Didaktik ton, lirizmle dengelenmiş; böylece şiir hem akademik incelemelere elverişli hâle gelmiş hem de geniş halk kitleleri tarafından benimsenmiştir. Garip ve İkinci Yeni gibi bireyci ve soyut şiir akımlarının etkili olduğu bir dönemde Karakoç, geleneğe yaslanan ve toplumsal meselelerden kopmayan bir çizgi izleyerek modern Türk şiirinde güçlü bir alternatif yol oluşturmuştur.

Karakoç’un şiir kitapları, değişik yıllarda defalarca basılmıştır:

Hasan'a Mektuplar (1965), Hatay Bülteni (1967), El Kulakta (1969), Bütün Şiirleri (1973), Vur Emri (1975), Kan Yazısı (1978), Şiirler (1981), Suları Islatamadım (1988), Dosta Doğru (1988), Gökçekimi (1991).

Karakoç, inandığı milliyetçi ve mukaddesatçı davanın şairliğini ömrünün sonuna kadar sürdürür; ancak ilk dönem şiirlerinde rastlanan keskin ve sert taşlama (hiciv) üslubu, 1991’de yayımladığı son şiir kitabı Gökçekimi’nde yerini daha uzlaşmacı ve hoşgörülü bir yoruma bırakır:

"Ne dostlarımız, kabul ettiğimiz derecede iyidirler ne de düşman saydıklarımız, tahmin ettiğimiz derecede kötü. Beni böyle değerlendiriniz." diyerek adeta geçmişini süzgeçten geçirir. Yakın aile çevresi ve dostları, hayatının son dönemlerinde İslam’ın daha ağır bastığını söylüyor.

Karakoç’un şiirleri; taşlama, güzelleme ve tasavvuf olmak üzere üçe ayrılır. Şiirlerinde dörtlük ve üçlü nazım biçimleri ile hece ve serbest ölçüyü kullanmıştır.

Karakoç’un yüze yakın şiiri türkü formunda bestelenmiştir: Mihriban, Unutursun, Vur Emri, Tohdur Beğ, İsyanlı Sükût ve Hasan’a Mektuplar bunlardan bazılarıdır.

(Devam edecek)