2000’li yıllar küresel sistemin tümü için konjonktürün çıkış yıllarıydı. ABD’den İngiltere’ye, Euro Bölgesine kadar sistemin zengin ülkeleri, yüksek büyümenin yarattığı büyülenmenin etkisiyle, oluşmakta olan emlak balonlarını, karşılıksız finansal düzenlemeleri görmezden gelmeye başlamışlardı. Bu sanal zenginleşmenin yarattığı likidite fazlası, yalnızca bu ülkelerin içinde çeşitli yatırımlara gitmiyor, gelişmekte olan ülkelere de akarak oralardaki yüksek faiz veya yüksek getiriden kazanç sağlıyordu. Herkes mutluydu. Küresel sistem büyüyor, herkes bundan payını alıyordu. Tek sorun bu büyümenin, balonlara dayanarak gerçekleşiyor olmasıydı. Küresel sistem, sermaye akımlarının ilk kez tamamen serbest kalmasını yaşıyordu. Serbest kalan sermaye bütün sistemi dolaşıyor, etkiliyordu. Sistem değişmiş ama kurallar değişmemişti. Sistem küreselleşmiş ama kurallar yerel kalmıştı. Yerel kurallarla küreselleşmiş sermaye akımlarını düzenlemek mümkün olmuyordu.

2006 yılında ABD’de subprime mortgage krizi patladı. Krizin ikinci aşaması 2010 yılında Euro Bölgesinde ortaya çıktı. Euro bölgesinde çıkan kriz de hızlı büyümeye dayalı denetim ve kural dışı finansal genişlemelerdi.

ABD ve İngiltere krizi parasal genişleme yoluyla çözmeye giriştiler. Bir Çin atasözünde söylendiği gibi “para bütün ayıpları örter” yaklaşımına başvurdular. Böylece Keynes, 1929 Büyük Depresyonundan sonra bir kez daha, bu kez ağırlık parasal politikada olmak üzere imdada çağırılmış oldu. Önce Fed ve İngiltere Merkez Bankaları, bir süre sonra da Avrupa Merkez Bankası tahvil alımları yoluyla likidite sürerek piyasaları canlandırmaya giriştiler. Bu paraların bir bölümü ülke içinde kalsa da bir bölümü yine gelişmekte olan ülkelerdeki çekici faizleri ve getirileri elde etmek üzere oralara yöneldi. Böylece küresel sistemde 2000’lerde yaşanana benzer yeni bir likidite bolluğu ve sermaye akımları hareketliliği başladı.

Likidite bolluğundan ülkemizde nasibini aldı. Ancak ülkemize gelen bu likidite daha efektif olarak kullanmak mümkündü. Daha sonra hiçbir zaman bu derece likidite bolluğu olmadığı gibi ,ardından gelen pandemi her şeye tuz biber oldu.

Günümüze baktığımızda ise, artık küreselleşmenin altın çağı geri gelmeyecek . Devletlerin ekonomilere direk müdahil olmaları nedeniyle ,muhtemel ‘’Gambot Kapitalizminin ‘’ cazibesi güvenlik ve refah vaat etmesi olarak ortaya çıkıyor ama ,gerçekte ikisinin de gerçekleşmesi oldukça zor gözüküyor.

Gambat kapitalizmin genel anlamı ,malumunuz güce dayalı kapitalizm olarak adlandırılabilir. Modern tarihin genelinde çok uluslu şirketler , devletlerle kol kola girerek ilerlemişlerdir. Bunun en önemli örnekleri ise ,İngiltere ve Hollanda şirketlerinin Doğu Hindistan’da yaptığı çalışmalar ile elde edilen paralardan devletler askeri ve diplomatik kazanımlar sağlamışlardır.

Bu konuya bir örnek de Alman Krupp ve Japon Mitsubishi şirketlerinin çalışmalarıdır. Bir örnek de ABD’nin geçmişteki müdahaleleri ile Amerikalı petrol şirketleri yurt dışında yer üstü ve yer altı kaynakları ele geçirmişlerdir. Daha sonrasında ise 1980’lerden sonra hükümetler bir süreliğine geri çekilmişlerdi. Böyle olunca çok uluslu şirketler ,hiçbir kısıtlama olmadan bütün dünyaya yayılmışlardı. Taki bugün güce dayılı kapitalizm geri dönünceye kadar.

Geniş bir girizgah yaptıktan sonra ,19-22 Ocak 2026 tarihlerinde Davos’ta yapılan toplantılarda görüldü ki ,artık hükümetlerin uluslar arası çalışan şirketlere yönelik çok ciddi müdahale yapacakları ortaya çıkmıştır.

Peki böyle olunca ,uluslar arası ticari anlaşmaların durumu ne olacak hiç belli değil. Hangi hükümet nereye müdahale edecek ,nereye kadar ilerleyecek bunların hepsi soru işareti olarak karşımıza çıkıyor.

Bu durum yeni bir risk mi ?

Kesinlikle evet.

Ticaret savaşlarının hızlanması ,savaşın Avrupa’ya geri dönmesi ve Çin’in daha güçlü şekilde ortaya çıkması ile birlikte siyasetçiler ve hükümetler küresel iş dünyasının haritasını sil baştan oluşturarak çok uluslu şirketlerin nerede faaliyet göstereceklerini belirlemeye başladılar bile.

Tabi bu noktada ABD Başkanının da bu işte ciddi parmağı olduğunu unutmamak gerekiyor.

ABD Başkanı kendi petrol baronlarına gözdağı vererek misillemeye hazır olmalarını belirtti. Savunma şirketlerini hisse senedini geri alımını durdurmaya zorladı. Ayrıca Çin’e gelişmiş işlemciler satan teknoloji şirketlerine elde ettikleri karları Amerikan hükümetiyle paylaşmalarını şart koşmaya başladı.

İşte tam burası güce dayalı kapitalizmin ana çıkış noktasıdır.

Diğer hükümetler ve siyasilerde ABD Başkanı yapıyorsa ,biz neden yapmayalım düşüncesine kapılmış durumdalar.

Devletlerin ,hükümetlerin ve siyasilerin bu düşünceleri ,bir çok uluslar arası çalışan ve yıllık 23 trilyon dolar satış yapıp ,2.4 trilyon dolar kar eden şirketleri zor duruma sokacağı gibi ,milyonlarca kişinin istihdamı zora giriyor. Bu durum dünyanın refahını azaltacağı gibi ,güvenliğin artacağı garantisi de mevcut değil gözüküyor.

Stratejik sektörlerde durum nasıl ?

Jeopolitik riskler ve değişen jeopolitik düzen nedeniyle ,çok uluslu şirketlerin gümrük vergisi artışı ,sübvansiyonlar ve ciddi yaptırımlar nedeniyle sermayeyi özellikle Çin ve Rusya’dan çekerek kendi iç piyasalarına giriş yaptı bile. Bunu en güzel örnek ise ABD’den geliyor. ABD 2016 Yılında Amerikalı çok uluslu şirketler sermayelerinin %44’üni iç piyasada harcarken ,bugün bu oran %69’a çıkmış durumda. Görüldüğü üzere ,ciddi bir içe kapanma var ve bu oran da %56,8 artış söz konusu. Stratejik sektörler ise ağırlıklı olarak ilaç ,yazılım ve otomobil sektörleri olarak karşımıza çıkıyor.

Yakın zamanda benzer bir durum ülkemizi de zora sokacağı aşikardır.

Bu konuda hızla ekonomik tedbirler almak gerekiyor.

Peki bu gambot kapitalizmi dünyasında bizi neler bekliyor ?

*Bu yeni dünya daha çok maliyetli ve daha verimsiz olacak.

*Şirketler sermayelerini jeopolitik sınırlar içinde yani iç piyasada tahsis edeceği için ,şirketlerin üretkenliği azalacak bu durum tüm insanların refah durumunu olumsuz etkileyecek.

*ABD Yanlış güç kaynaklarına odaklandığı için ,insanların kurumlara güvenilirliği azalıyor.

*Kurumlara olan güven azalması tüm insanlığı mutsuz edecek.

Öyleyse şu gözüküyor ;

Küreselleşmenin sona ermek üzere olan altın çağından ortaya çıkan önemli bir ders var.

Hükümetler rant yaratır ,rant piyasayı bozar ,bozulmuş piyasalar ise ülkeleri fakirleştirirken vatandaşın girişimci kimliğini baltalar, zora sokar. Böylece vatandaşta bir boş vermişlik olduğu gibi ,geleceği görememe ve geleceğe güvenle bakamama sorununu getirir.

Şu an bir çok röportaş da olduğu gibi ,halk bizim yaşımız belli bir noktaya geldi ,ancak çocuklarımız nasıl yaşayacak nelerle karşılaşacak bilmiyoruz düşüncesi haiz olur.

Tüm bu sebeplerle özellikle BM ve devlet adamlarını göreve davet etmek gerekiyor.

Saygı ile kalınız

Kaynak;Mahfi Eğilmez,The Economist