Tarih tekerrürden ibarettir.
Ve bu tekerrür asırlardır devam ediyor.
Toplumların değişmesi ve dönüşmesi için ya asırlar süren uzun zamanlara ihtiyaç var ya da büyük musibetler gerekiyor.
Kutsal kitaplar, Allah’ın azgınlaşan kavimlerin başına gönderdiği büyük belaları anlatır.
Ad Kavmi, Lut Kavmi, Semud Kavmi, Firavun…
Aşağıya Tarık Buğra’nın “Gençliğim Eyvah” adlı romanından bir bölüm koydum. Romanın basım yılı 1978.
Şöyle bir baktım da:
Bugünkü halimizin, yarım asır önceki halimizden bir farkı var mı, diye düşündüm.
Var mı sizce?
“Sabah denizi soğuk denecek kadar serindi; ama o, gene de güverteye çıkıp oturdu… tek başına.
İtişip kakışan, küçük haklara ve hukuklara, mesela sıraya saygı duymayan, rastgele yerlere tüküren, burnunu karıştıran, bağıra çağıra, söve saya konuşan, gürültülü kahkahalar atan, genizlerini kazıyan, dirsekleriyle, bacaklarıyla yanlarındakini rahatsız eden, beslenmelerini, hatta kendi sağlıklarını da umursamayan, gerçek çıkarlarının idrakinden nâ-mütenahi uzak… kazık atmayı, vurgunu, bir marifet sayan, bunun için de boyuna kazık yiyen bu insanları –İhtiyar gibi– o da sevmiyordu.
Tiksiniyordu onlardan. Özellikle de toplu hallerinden; kalabalıkların dev aynasına yansıtılmış hayvan bencilliklerinden ve bir arada yaşamayı kavrayamayışlarından… yerine göre saldırganlaşan, yerine göre yaltaklanan, kuyruk sallayan; ama öyle de böyle de, daima çürütücü, çökertici, kof çıkarları kollayan o bencilliklerinden iğreniyordu… o da.” (Sayfa:328)
Valla ben bir fark göremedim.
Varsa bile bir fark, iyiye değil; kötüye doğru bir gidiş var.
Ne acı!
Ha, işin ilginç bir tarafı da şu:
Bu roman yayımlandıktan iki yıl sonra, 12 Eylül 1980 askeri darbesi oldu.
Beş yıl sonra da Özal iktidara geldi.
Özal dönemine yönelik ağır eleştiriler vardı.
“İnsanları kısa sürede köşeyi dönmeye özendirdiler” dediler.
“Benim memurum işini bilir” dediler.
“Çalma-çırpma dönemi başladı” dediler.
Sonraki 25 yılı ise neredeyse tefe koyup çaldılar.
Yani çaldık!
Oysa biz o zaman da aynı insanlardık.
Aynı toplumduk.
Şimdi de aynıyız.
Asırlar geçer, zaman değişir; ama biz değişmeyiz.
Ne acı!
Ama toplumun tamamını bu şekilde suçlamak elbette ölçüyü kaçırmak yani ifrattır.
Bir anekdotla yazıyı bitirelim.

Yıllar önce bir komşumuz vardı.
Doğuş Yusuf Dayı.
“Doğuş” lâkabıydı.
Rahmetli komik mi komik, muzip mi muzipti!
Yaptığı “şeytanlıklar” nesilden nesile hâlâ anlatılır.
Bir gün gecenin üçünde, aile fertlerinin yüzlerini onlar uyurken siyah boya, (is) ile boyar.
Sonra da gider, yatağına girip uyur.
Sabah aile fertleri birer birer kalkmaya başlar.
İkinci kalkan, ilk kalkanın yüzüne bakar:
“Hah hah hah! Palyaço gibi olmuşsun!”
“Palyaço” da karşısındakine bakar.
O da aynı…
Üçüncü kalkan önceki ikisine bakar.
Kahkahalarla güler.
Öncekiler ona bakar; onlar da katıla katıla…
Derken…
Sözün özü, kimse kendi yüzündeki karayı görmez.
Ama karşısındakinin yüzündeki karayı görür.
Onu komik bulur.
Onu yadırgar.
Ya da onu kınar.
Tıpkı bugün olduğu gibi.
Belki de asıl mesele budur:
Herkes karşısındakinin yüzündeki karayı görüyor; kendi yüzündekini ise görmüyor.
Sonra da şaşırıyoruz:
“Bu toplum neden değişmiyor?”