Ramazan geldiğinde şehir değişir. Aynı caddeler, aynı binalar, aynı insanlar…Ama havada farklı bir telaş, farklı bir yumuşaklık olur. Fırınların önünde pide kuyrukları uzar, akşam üstü trafik biraz daha sabırsızlaşır, iftara yetişme telaşı yüzlere yansır. Ve bir ezan sesi ile birlikte koskoca şehir aynı anda susar. O an, kalabalıkların içinde tuhaf bir birlik hissi doğar.
Çocukluğumun Ramazanlarını düşündüğümde aklıma ilk gelen şey gösteriş değil, sadelik oluyor. Uzun mahalle sofraları alüminyum tabaklarda paylaşılan yemekler, komşudan gelen bir tabak tatlı. Belki çeşit azdı ama muhabbet çoktu. Kimsenin sofrası yarış halinde değildi. Kimse yediğini göstermek zorunda hissetmiyordu. Oruç sadece mideyi değil, egoyu da terbiye eden bir sabır dersiydi.
Bugün ise Ramazan biraz başka bir yerde duruyor. Işıltılı iftar menüleri, ”Ramazan’a özel” kampanyalar, lüks restaurantlarda günler öncesinde yapılan rezervasyonlar…Paylaşım ayı dediğimiz bu zaman dilimi, sanki bir tüketim yarışına dönüşmüş gibi. Sofralar büyüyor, tabaklar çoğalıyor ama içimizdeki o sade huzur aynı oranda artıyor mu?
Artan hayat pahalılığı bu soruyu daha da yakıcı hale getiriyor. Bir yandan iftar sofrasına koyacak temel gıdayı hesaplayan aileler, diğer yanda tek akşamlık menüye asgari ücretin hatırı sayılır bir kısmını ödeyenler…Ramazan, eşitsizliği görünür kılan bir ayna gibi. Gün boyu aç kalınıyor ama gerçek açlığı, bunu yaşayan insanların sessizliğinde ne kadar hissediyoruz?
Bir de işin dijital tarafı var. Eskiden iftar sofraları göz göze kurulur, dualar aynı masada yükselirdi. Şimdi sofralar sosyal medyada kuruluyor. En şık sunumlar, en estetik tabaklar, en ”beğenilesi” kareler…Yardım yaparken bile paylaşma ihtiyacı duyuyoruz. İyilik görünür olunca değer mi kazanır yoksa sessiz kalındığında mı anlamlıdır?
Gösterilen değil, hissedilen kıymetlidir. Paylaşılan fotoğraf değil, paylaşılan lokma bereketlidir. Konuşulan iyilik değil, yapılan iyilik iz bırakır.
Bekli de bu Ramazan’ da kendimize tek bir soru sormalıyız. Eğer kimse göremeyecekse yine de aynı iyiliği yapar mıydık? Cevap “evet” ise, işte o zaman ramazan gerçekten kalbimize inmiş demektir. Çünkü bu ay, gösterinin değil, samimiyetin: kalabalığın değil, vicdanın: bolluğun değil bereketin ayıdır. Sofralar büyüdüğünde değil, kalpler büyüdüğünde anlam kazanır. Ve Ramazan bittiğinde ne kaldığıdır asıl mesele. Eğer içimiz biraz daha yumuşamış, dilimiz biraz daha incelmiş, elimiz biraz daha cömertleşmişse…işte o zaman Ramazan takvimden değil, hayatımızdan geçmiş olur.
Ez cümle olarak sevgili dostum Zeynep Demircioğlu’nun grubumuzda paylaştığı ramazan dileklerini yazmak isterim.
“Bol bol sevinç, bol bol neşe, bol bol adalet, bol bol para, bereket, kazanç, şifa, sağlık, mutluluk dolsun alanlarımıza,evimize,işlerimize,şehrimize,ülkemize,dünyamıza,cennetimize,bilincimize,
ruhumuza, kalbimize”
Samimiyetle kalın…