“Kadın Olmak Değil, Kadın Kalmak Zor”

Kadın olmak biyolojik bir başlangıçtır.

Ama kadın kalmak… bir direniştir.

Dünya kadını sever.

Ama nasıl sever?

Reklam panosunda sever.

Anneler Günü indirimlerinde sever.

Başarı hikâyesi olursa sever.

Sessizse sever.

Güzel susarsa sever.

Ama itiraz eden kadını sevmez.

Yüksek sesli kadını sevmez.

“Hayır” diyen kadını hiç sevmez.

Simone de Beauvoir bir zamanlar şöyle demişti: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.”

Bugün buna bir ek yapmak gerekiyor: Kadın olunur… ama kadın kalmak için bedel ödenir.

Tarih boyunca kadın ya kutsallaştırıldı ya da cezalandırıldı.

Cleopatra zekâsıyla değil güzelliğiyle anıldı.

Joan of Arc cesaretiyle değil “tehlikeli” oluşuyla yargılandı.

Frida Kahlo acısıyla romantize edildi ama öfkesi görmezden gelindi.

Kadın güçlüdür demek kolay.

Asıl mesele şu:

Güçlü bir kadına gerçekten tahammül edebiliyor muyuz?

Çalışan kadın makbuldür ama evini aksatmamalıdır.

Anne olan kadın kutsaldır ama yorgun olmamalıdır.

Genç kadın güzeldir ama yaşlanmamalıdır.

Başarılı kadın alkışlanır ama kibirli görünmemelidir.

Kadına çizilen çerçeve görünmezdir.

Ama çerçevenin dışına çıkan her kadın hemen “fazla” olur.

Fazla konuşur.

Fazla güler.

Fazla ister.

Fazla bilir.

Oysa belki de mesele şudur:

Kadın fazla değildir.

Dünya eksiktir.

Sıra dışı olmak, bağırmak değildir.

Sıra dışı olmak, dayatılan rolleri sessizce reddetmektir.

Kendini eksiltmeden var olmaktır.

Kadın olmak bir kimliktir.

Kadın kalmak ise bir tavır.

Ve belki de asıl devrim, alkışlanan kadın olmak değil, anlaşılmasa da kendin kalabilmektir.

Kadın, yalnızca bir birey değildir.

Kadın, bir kolektifin parçasıdır.

Güçlü bir kadın yalnız değildir. O, diğer kadınlarla bir arada, el birliğiyle direnir.

Birbirine kol kanat geren kadınlar, en zorlu engelleri aşar.

Toplum onları yalnızca tek başlarına varlık gösteren bireyler olarak görse de, kadınların gerçek gücü, birbirlerinin yanında olduklarında ortaya çıkar.

Hayal ediyorum…

Kadınların hiçbir zaman “fazla” olduğu bir dünyayı.

Bir kadının kendini ifade etmesinin, bazen sesini yükseltmesinin, bazen de sadece sessiz kalmasının bir suç olmadığı bir evrende var olmayı.

Hayal ediyorum, kadınların kalplerinde taşıdığı öfkenin, şefkatle birleştiği bir yeri.

Ve bu dünyada, hiçbir kadın; bir başkasının kendisine biçtiği kimlikle var olmak zorunda kalmaz.

Bütün kalıplar kırılmıştır ve kadın, en gerçek haliyle var olur.

Hayal ediyorum…

Kadınların korkusuzca var olduğu bir topluluk.

Her birinin özgürleştiği, birbirini desteklediği ve cesaretle el birliğiyle ilerlediği bir yer.

Hayal ediyorum, o gün geldiğinde, kadın olmak ne bir yük, ne de bir dava olacak.

Kadın olmak, sadece “olmak” olacak. Ve kadınlar, tüm dünyayı bu basit ama büyülü anlamıyla değiştirecek.

Kadınların bilimdeki, sanattaki, siyasetteki, ticaretteki yerinin sabit olmadığı, her kadının bir sonraki adımı bir öncekinden daha yükseğe taşıyabileceği bir Türkiye.

Kadınların sadece toplumsal rollerin bekçisi değil, özgür düşüncenin, gelişmenin, inovasyonun öncüsü olduğu bir Türkiye… İşte Atatürk’ün hayal ettiği Türkiye, bizlerin hayal ettiği Türkiye de budur.

Hayal ediyorum…

Kadın cinayetlerinin bir tarih kitabında, acı bir hatıra olarak kaldığı, bir daha asla tekrarlanmayacağı bir dünyayı.

Kadınların öldürülmediği, özgürce var olabildiği bir toplumda var olmak, Atatürk'ün “Kadınlarımız her alanda eşit haklara sahip olacaktır” sözünün gerçekten hayata geçtiği bir Türkiye…