Yazılı bir açıklama yapan CHP Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca, laikliğin 5 Şubat 1937’de 1924 Anayasası’nın 2. maddesine “devletin nitelikleri” arasında girdiğini hatırlattı. Bu tarihin, devletin hukukla işleyeceğine dair bir kamusal sözleşme anlamı taşıdığını ifade eden Karaca, laikliğin o günden itibaren ortak yaşamı taşıyan temel bir kiriş ve hayat hattı haline geldiğini belirtti. Karaca, bugün gelinen noktada AKP’nin bu temel kirişi sökmeye yöneldiğini savunarak, laikliği açıkça hedef almak yerine onu aşındıran bir sürecin işletildiğini kaydetti. Bu sürecin tek bir adımla değil; tarikat ve cemaat ağları, sermaye ile kurulan konjonktürel ittifaklar ve kadrolaşma pratikleri üzerinden, müfredattan yurtlara, sosyal hizmetlerden yerel protokollere uzanan çok sayıda kanal aracılığıyla yürütüldüğünü dile getirdi. Karaca, bu yaklaşımı “tersine mühendislik” olarak nitelendirdi.

Açıklamada, 2012 yılında hayata geçirilen 4+4+4 düzenlemesiyle eğitimin erken yaşlardan itibaren ideolojik olarak yeniden kurgulandığı ifade edildi. Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında yürütülen ÇEDES benzeri protokollerle kamusal eğitim alanının dini aktörlerle iç içe geçirildiği belirtildi. Dini alanın bütçe ve ölçek açısından büyütülmesinin bu yönelimin kurumsal ağırlığını gösterdiğini kaydeden Karaca, dönüşümün diline de dikkat çekti. Açıklamada, yoksulluğun “imtihan”, sömürünün “şükür”, eşitsizliğin “kader”, itirazın ise “fitne” olarak tanımlanmaya başlandığı ifade edildi.

Gelinen noktanın laikliğin en çok kadınlar için gerekli olduğunu gösterdiğini vurgulayan Karaca, laikliğin, kadını ailenin bir eklentisi olmaktan çıkararak hak sahibi birey haline getiren bir zemin sunduğunu belirtti, şiddete karşı korunma, boşanma hakkı ile beden ve yaşam üzerinde karar yetkisinin örf, fetva ve mahalle baskısından çıkarılarak hukukun alanına taşındığını ifade etti.

Laikliğin çocuklar için de vazgeçilmez olduğu dile getiren Karaca, laikliğin çocuğu bir cemaatin emaneti olarak görmediğini, çocuğun toplumun özerk bir hak öznesi olduğunu ve akla, bilime ve pedagojik güvenliğe ihtiyaç duyduğunu dile getirdi.

Karaca, laikliğin “şükret” denilerek kaderciliğe mahkûm edilen işçiler için de gerekli olduğunu ifade etti. Yoksulluğu imtihan olarak kutsayan dili reddeden laikliğin, emeğin hakkını ve grevin meşruiyetini günah-sevap terazisinde tartmadığını söyledi. Laikliğin dinsizleşme değil, inanç özgürlüğü anlamına geldiğini vurgulayan Karaca, bunun elitlerin tercihi değil; yoksulun ekmeği, kadının canı, çocuğun uykusu ve toplumun vicdanı olduğunu belirtti.

Karaca, 10 Nisan 1928’de “Devletin dini İslam’dır” ifadesinin Anayasa’dan çıkarılmasıyla başlayan sürecin, 5 Şubat 1937’de laikliğin açıkça Anayasa’ya girmesiyle bir devlet karakterine dönüştüğünü hatırlattı. Bugün tartışılan konunun bu karakterin yalnızca kâğıt üzerinde kalıp kalmayacağı olduğunu ifade eden Karaca, 5 Şubat’ın bir hatırlatma ve uyarı günü olduğunun altını çizdi. Karaca, laikliğin en başından beri hayati olduğunu ve bugün daha da hayati bir nitelik kazandığını belirterek, laikliği ortak yaşamın oksijeni olarak tanımladı. HABER MERKEZİ