"Edebiyat Sevgisi" sayfasında, hafızamda yer etmiş eski bir fotoğrafın hikâyesine rastladım. Elindeki gazetelerle sokaklarda "Yazıyoor!.. Yazıyoor!..." diye bağıran çocuğun hikâyesi...
İsterseniz, önce gazete satan çocuğun hikâyesini okuyalım sonra bir şehrin kültürel değişimini konuşalım.
******
Hikâye şöyle anlatılıyor:
Çoğunuz görmüşsünüzdür. Bu fotoğraf, gazetecilik tarihinin en bilinen fotoğraflarından biridir. Yıl: 1958. Yer: İstanbul Küçük Ayasofya’da Şehit Mehmet Paşa Sokağı.
O ve [daha] sonraki yıllarda genellikle sabahları, gazeteler böyle sokaklarda satılır, abonelere kapılarına kadar gidilerek elden ulaştırılırdı. Hemen öyle adım başı gazete bayi olmadığı ya da uzak[ta] olduğu için gazete satıcılarının yolları gözlenirdi. Gazete yaşamımızın çok önemli bir parçasıydı.
Fotoğraftaki çocuk elindeki gazetelerle, “yazıyooor” diye bağırarak koşturuyor. Arkada 1950 model bir Playmouth marka otomobil, cumbalı evler...
O çocuk, yıllardır zihnimize bu haliyle kazındı. O çocuk, 62 yıldır büyümeden belleğimizde kaldı.
Fotoğraf, Babıali’de dönemin ünlü foto muhabiri Hilmi Şahenk’e ait. Usta gazeteci tek kareyle o anı ölümsüzleştirmiş.
Fotoğrafı çeken belli de, o gazete satan çocuk kimdi? Yıllarca sır olarak kaldı. Ta ki, tam 40 yıl sonra 1998’de fotoğrafını Hürriyet Gazetesi’nde görene kadar...
Fotoğraftaki çocuk, 1949 doğumlu marangoz Hayrettin Baş. Fotoğrafı, henüz 9 yaşındayken evlerinin yan sokağında çekilmiş.
Hayrettin Baş fotoğrafı çekeni, “krem trençkotlu, fötr şapkalı, kocaman fotoğraf makineli” diye hatırlıyor [ve şöyle] anlatıyor:
- Babam bir radyocunun yanında marangozdu. Radyoların ahşap bölümlerini yapardı. Ben de yanında çalışır, radyolara vernik sürerdim. Kadırga İlkokuluna gidiyordum. Boş zamanlarımda da gazete satardım. Bana 30-35 kuruş verirlerdi. O da bir ekmek ederdi, alıp anneme götürürdüm. Fotoğraf bizim sokakta çekildi. Çekerken fark ettim, sonra herkes yoluna gitti.
Maalesef onu [gazete satan çocuğu, marangoz Hayrettin Baş'ı] kaybetmişiz.
******
Bazen bir karelik fotoğraf okumasından bir şehrin kültür tarihi çıkar. Eski Yeşilçam filmlerinde gördüğünüz İstanbul mahallelerinin tasvirlerini Hüseyin Rahmi'nin romanlarında, Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi Mehtapları ve Çamlıcadaki Eniştemiz'de bulabilirsiniz. Tarlabaşı'nda pencereden pencereye çamaşır asan mahalle kadınlarını, cumbalı odalarda süzgün süzgün oturan, beyaz tülbentli İstanbul hanımefendilerini, sokak satıcılarını, Perşembe Pazarı hamallarını, şehrin bitirim tiplerini, "İstanbul Hatırası" fotoğrafları çeken seyyar fotoğrafçıları, yanık sesli müezzinlerin hicaz makamında okuduğu ikindi ezanını, cami önlerinde kanat çırpan güvencinleri, yazlık sinemalarda satılan patlamış mısırı, gazozu, rengarenk macunları ve pamuk şekerleri hatırladıkça hüzünlenirsiniz. Sarayburnu'nda buluşan âşıklarla içiniz burkulur, eski plakta çalan Zeki Müren şarkılarıyla eskilere dalıp gidersiniz: "Rüzgâr söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı..."
Cumhuriyet Dönemi'nin şöhretli yazarlarının eserlerinde İstanbul'un kültürel değişimi gözlemlenebilir. Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları, Sermet Muhtar Alus'un İstanbul Yazıları, Halide Edib'in Sinekli Bakkal'ı buram buram eski İstanbul kokar.
Yıllar önce bir arkadaşım, "İstanbul'a her gün bir tepeden bakıyorum; ama Yahya Kemal'in gördüklerini göremiyorum." demişti.
Ben de ironik olarak:
- Sen İstanbul'a "tepeden bakıyorsun!" Yahya Kemal ise gönülden bakıyordu, deyince şaşırıp kalmıştı.
Bugün şehrin kargaşası içinde, tarihî mekânlara sinmiş, o efsunlu güzellikleri Yahya Kemal gibi görebilmek mümkün değil. Çünkü Yahya Kemal bir İstanbul seydalısıydı. Şehre, tarihe, mekâna, zamana derin bir sevdayla bakıyordu. Mekânla bütünleşmiş estetiği derinden algılıyor, yudum yudum içine çekiyordu. Dolayısıyla bugün "Süleymaniye'de Bir Bayram Sabahı"ında eskinin o manevi havasını yeniden hissetmek mümkün değil.
Aynı şekilde Rıfat Ilgaz'ın romanından sinemaya uyarlanan "Hababam Sınıfı"nı defalarca seyretmemize rağmen hâlâ Kel Mahmut'a, İnek Şaban'a, Hafize Ana'ya, Güdük Necmi'ye, Hayta İsmail'e kahkahalarla gülüyoruz. Yeni jenerasyon, yıllar sonra, Hababam Sınıfı'nın filmini yeniden çekti. Fakat Münir Özkul, Şener Şen, Kemal Sunal, Tarık Akan, Adile Naşit, Halit Akçatepe'nin oynadığı klasik Habam Sınıfı'nın tadını veremedi. Tıpkı "Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul" diyen Yahya Kemal'in hissettiklerini bugünkü neslin hissedememesi gibi...
Gazete kağıdının kokusunu içine çekmemiş dijital nesil, nereden bilsin "Yazıyoor! yazıyoor!" diye bağıran çocuğun, kazandığı 30-35 kuruşla bir ekmek alıp annesine koştuğunu?..
Teknoloji ve fabrikasyon, el emeği, göz nuru sanatların inceliğini ve otantikliğini bozdu. Buna bağlı olarak şehirlerin kültürü, ekonomik hayatı, estetik anlayışı ve ruhu değişti. Devrini tamamlayan her güzel şey yerini başka bir "yeniye" bırakıp hayatımızdan çekilip gitti. Vakti gelince bir devir tamamlandı ve geriye hatıralar, görüntüler, nostaljik esintiler kaldı. Sanki Cingöz Recai'nin macera romanlarından yansıyan eski İstanbul sokaklarında "Yazıyoor! Yazıyoor!" diye bağıran çocuğun, cumbalı ahşap evlerin arasında kaybolup giden sesinin bugünkü hafızalarda yeniden yankılanması gibi...
Geçmişe rahmet olsun. Kalın sağlıcakla.