TERCİHLİ YALNIZLIK VE SÜRÜDEN AYRILAN PENGUEN

Modern dünyada yalnızlık hâlâ bir eksiklik gibi sunuluyor. Kalabalıkların dışında kalmak, davetleri azaltmak ve sessizliği seçmek çoğu zaman bir problemmiş gibi algılanıyor. Oysa giderek daha fazla insan, dışlandığı için değil, bilinçli bir tercihle yalnız kalmayı seçiyor. Bu duruma tercihli yalnızlık denir.

Tercihli yalnızlık, insanlardan uzaklaşma anlamına gelmez. Aksine, kişinin kendisi ile kurduğu ilişkiyi ciddiye almasıyla ilgilidir. Her ortamda bulunmamak, her ilişkide yer almamak, her sesi duymak zorunda hissetmemek… İnsan, bazen kendini çevresinden soyutladıkça iç sesini daha net duyar. Yalnızlığın konforu; gürültünün azaldığı, maskelerin düştüğü bir alanda başlar.

Bu noktada sıkça kullanılan penguen metaforu devreye girer. Antarktika’da penguenler hayatta kalabilmek için bir araya gelir. Ancak bu yakınlığın da bir sınırı vardır. Fazla yaklaştıklarında birbirlerini boğarlar; uzaklaştıklarında ise donma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle sürekli yer değiştirerek doğru mesafeyi bulmaya çalışırlar. Hayatta kalmak, mesafeyi sezebilme becerisiyle ilgilidir. İnsan ilişkileri de buna benzer; sürekli iç içe olmak kadar, tamamen kopmak da sağlıklı sonuçlar vermez.

Werner Herzog’un Encounters at the End of the World belgeselinde gördüğümüz "yalnız penguen" ise bu dengenin dışında kalır. Sürüden kopar ve yönünü denize değil, buz dağlarının içlerine çevirir. Bilim insanlarına göre bu yürüyüşün geri dönüşü yoktur. Herzog, bu sahneyi açıklamaz, dramatize etmez; yalnızca izler. Bu penguen, tercihli yalnızlığı temsil eder. Çünkü tercih edilen yalnızlık her zaman konforlu bir alan sunmaz; bazen soğuk, bazen de yanlış anlaşılan bir hâle dönüşebilir.

Toplum, sürüden ayrılanı hızla etiketler: sorunlu, kırgın, uyumsuz, alıngan, geçimsiz, huysuz, mendebur… Oysa mesele sadece uyumsuzluk değil, artık o yönde yürümeyi istememektir. İnsan, toplumdan kopuşlarının her birini açıklamak zorunda kalmadan da yoluna devam edebilir. Herzog’un pengueni hasta mıydı, yoksa başka bir çağrının peşinden mi gitti? Bu soruların kesin bir cevabı yok. Ancak bu belirsizlik, insan tecrübesine fazla uzak değildir. İnsan da zaman zaman sebebini tam olarak açıklayamadığı bir uzaklaşma yaşar; kalabalık yorucu gelir, sesler üst üste biner. Böyle anlarda geri çekilmek, bir kaçıştan çok bir korunma biçimine dönüşür.

Tercihli yalnızlık, sosyal beceriksizlikten ziyade bir seçiciliktir. Kiminle, ne kadar ve hangi mesafede var olacağını bilmeyi içerir. Enerjiyi hoyratça harcamamayı, sınırlarını tanımayı gerektirir. Sınırlar, insanın kendini kaybetmeden var olabildiği alanlardır. Dışarıdan yalnızlık gibi görünse de içeride kişiye ait bir düzen vardır. Herzog’un Antarktika’sı sıcak bir yer değildir; ama gerçektir. Sürüden ayrılan penguen romantik bir özgürlük simgesi sayılamaz; ancak son derece sahicidir. Tıpkı bazı yalnızlıkların mutlu olmaktan çok, doğru olmayı temsil etmesi gibi.

Belki de mesele yalnız olmak değil, herkesle aynı yöne yürümek zorunda olmadığını fark etmektir. Bazen en zor yol, sürüden birkaç adım uzaklaşmakla başlar. İnsan kenara çekildiğinde, çoğu zaman kendi iç sesini duyar. Kulaklarında ise Türk şiirinin en patetik ve ‘cins kafalı’ şairinin ritmik sesi yankılanır: "Yaşasın, yalnızlık üzerine senfoni!"