Çocukluğumun Kızılhisar'ında Ramazan ayı öncesinde hummalı hazırlıklar yapılırdı. Evlerde erişteler hazırlanır, sonra ince ince kıyılırdı. Çobanlara kuru peynir ve tereyağı siparişleri verilirdi. Ramazan ayı büyük bir saygıyla karşılanırdı.
Oruç başladı mı lokantalar kapatılır, kahvehanelerin camları gazete kağıtlarıyla örtülürdü. Kimsenin açıktan oruç yemediği mübarek günlerdi.
İftara yakın saatlerde, tereyağı kokulu eriştelerin pişildiği o eski Ramazan günlerini özledim. Kireç kokulu, ahşap evlerde Ramazan ayında ne tatlı telaşlar yaşanırdı.
Sokaklar gündüz vakti çocuk sesleriyle cıvıl cıvıldı. At arabaları, beygir kişnemeleri, dana böğürtüleri arasında sürüp giden hayat, Ramazan ayında renklenirdi. Nur yüzlü, beyaz tülbentli kadınlar, ikindiden sonra yemek hazırlığına başlardı. Akşamüzeri tarladan yorgun argın evine dönen komşu kadınları önce inekleri sağar sonra iftar sofrasını kurarlardı.
Çocuktum, sokakta oynarken çoğu zaman anamın seslendiğini bile duymazdım. Kim bilir kaçıncı "tekne orucumu" tutttuğum günlerdi. Hava kararmaya başlayınca:
-Aaa!.. Ben pide almaya gidecektim!" deyip telaşla fırına koşardım.
İftar öncesinde Gemalmazlar'ın fırını doluydu, Kara Mehmet'in fırınından içeri girmek mümkün değildi. Fırıncı Cemal'in orası zaten kızılca kıyametti. Fırıncı İsmail amcanın hamuru erkenden biterdi, ekmekleri de kendi gibi küçücük olurdu. İnsanlar, Ali Buba'nın belediye fırını ve Cezeller'in fırını önünde pide kuyruğuna girerlerdi. Geriye Davut Eskikurt'un Şair Eşref İlkokulu yanındaki fırını kalırdı. Çarşı Meydanı'ndan Siyahlar'ın Kahvehanesi'ne bakınca Davut ağabeyin fırınının da kalabalık olduğu görülürdü. Akşamın bu dar vaktinde, büyük bir umutla, Fırıncı Cemal'in oraya koşardım ve Saldalı Mehmet Dayı'nın gözlerine bakardım. O da bana:
- Sen kenarda dur. Telaş etme, derdi.
İftara yakın, gazete kağıdına sarılmış sıcacık Ramazan pidelerini kollarımın üzerine koyup hoplata zıplata eve koşardım. İftar bazen yoldayken olurdu bazen kapıdan içeri girdiğimde Ramazan topu patlardı.
Radyodan duyduğumuz tok bir sesle orucumuzu açardık:
"Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ım! Senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana sığındım. Senin rızkınla orucumu açtım.
Hamdolsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete. Ey bağışlaması bol Rabbim! Beni, ailemi, milletimi, devletimi ve inananları koru. Rahmetini, yardımını esirgeme ülkemizden. Bizlere yaşama sevinci ver. Her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü ver. Senin her şeye gücün yeter! Amin.."
Dualar edilir, besmeleyle oruçlar açılırdı. Nefis bir tarhana çorbası, gündüzden mayalanmış taze yoğurt, sarmalar, dolmalar, az ötede üzerine tereyağı gezdirilmiş erişteler, yanında akvaryum balıklarına benzeyen üzüm hoşafı olurdu.
Şükrederek sofradan kalkardık. "Haydi, vakit geçmeden akşam namazınızı kılın." derlerdi. Anam acele hazırlanır, teravih namazı için her gün bir başka camiye giderdi, biz de peşinden koşardık. O cami senin, bu cami benim, dolaşır dururduk Ramazan boyunca... Camiler tıklım tıklım dolardı. Namaz öncesinde verilen vaazlar, okunan ilahiler, bazen iki bazen dört rekatta bir selam verdikçe getirilen salavatlar ve huşu içinde kılınan teravih namazları...
Bizim doğup büyüdüğümüz kasabada Ramazan eğlenceleri yoktu. Direklerarası'nda şarkılar söylenmez, Karagöz Hacivat oyunları gösterilmezdi. Bu küçük Anadolu kasabasında mevsimine göre cami önlerinde dondurmacılar, şerbetçiler, macuncular, pamuk şekercileri olurdu. Bazen karpuz ve kavun satıcıları da gelirdi cami önlerine... Erkekler, namaz çıkışında kahvehaneye çay içmeye giderlerdi. Cami önlerinde cıvıl cıvıl çocuk sesleri duyulurdu. Bakkallar, terziler, berberler el ayak çekilinceye kadar açık olurdu.
Sonra kasaba derin bir sessizliğe gömülürdü. Uykunun en tatlı yerinde anamın "Haydi, oğlum kalkın" sesiyle uyanırdık. Mahur gözlerle davulcunun sahur vaktinde kapımıza gelmesini beklerdik. Haktanlar'ın Hüseyin ağabey Pınarcık'tan yola çıkar, hiç durmadan davulunu çala çala Kadılar Sokağı'na gelirdi. Hava yağışlıysa davulunu bizim sobada ısıtırdık. Sonra davulunu çalarak Kurtlar Sokağı'na giderdi. Davulcu Ali ise gaydalı gaydalı Ramazan manileri okurdu:
İşte geldim kapınıza
Selam verdim hepinize
Selamımı almazsanız
Bir daha gelmem kapınıza
Davulcu kapınıza gelip bir de hane sahibinin ismini söyleyerek mani okursa değmeyin ev halkının keyfine:
Halil Ağa'yı uyandırın
Gül yastığa dayandırın
Küçükten nazlı büyümüş
Kahve fincan kullandırın
Eski cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur ama
Arkadaşım börek ister
Davulcuya bahşiş vermek için kapıya koşardık. Davulcu, sokağın köşesini dönene kadar kapıda beklerdik. Danbıra danbır!... Danbıra dambır!.. sesleri imsak vaktine kadar sürer giderdi.
Ardından "Gümmm!.." sesiyle yeni bir oruca niyetlenirdik. Yanık sesli müezzinler, sabah ezanı okumaya başlardı. Bizimkisi tekne orucuydu, öğleye kadar sürerdi. Sonra yeniden oruca niyetlenir, iftarı beklerdik. Çocukluk işte, iki yarım oruçtan bir oruç tuttuğumuzu zannederdik.
Bugün ne eski fırınlar kaldı ne eski fırıncılar. Hane reisleri, beyaz tülbentli analar, mahalle komşuları, cami cemaati, arkasında namaz kıldığımız kıraatı düzgün imamlar, kahveciler, bakkallar, fırıncılar, terziler, berberler bu dünyadan birer birer göçüp gittiler. Hepsi rahmet-i rahmana kavuştu. Çocukluğumun o masumiyet günlerini hatırlatan bir ilahi dolaşır durur bugünlerde dudaklarımda:
Göçtü kervan kaldık dağlar başında
Geçmişe rahmet olsun. Kalın sağlıcakla. Hayırlı Ramazanlar dilerim.