SÖZÜN AĞIRLIĞI

Yunus Emre şiirleriyle çok ilgilenirim. Dikkatimi en çok çeken dörtlüklerden biri de şudur:

Söz ola kese savaşı

Söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ede bir söz

Bu dörtlükte sözün gücü ve etkisi anlatılıyor. Yerinde söylendiğinde gönül alır; hoyratça kullanıldığında derin izler bırakır.

Yunus Emre, sözü tarif etmekten çok ona bir ölçü koyuyor. İnsanın ağzından çıkan kelimelerin nelere yol açabileceğini hatırlatıyor. Aynı kelime, bir yüreği onarır; başka bir yürekte kapanmayacak yaralar açabilir.

Söz, sahibini ele verir. Merhametle söylenenle üstün gelmek için söylenen, muhatabında aynı etkiyi bırakmaz.

Günlük hayatta bu ağırlığı hesaba katmadan konuşan insanlarla sıkça karşılaşırız. Bazıları yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle kendini göstermeye, var olmaya çalışır. Konuştukça değer kazandıklarını sanırlar. Oysa geriye, onları dinleyenlere gönül yorgunluğundan başka bir şey bırakmazlar.

Bazılarının her konuya dair mutlaka söyleyecek bir sözü vardır. Dinlemek gibi bir niyetleri yoktur. Sözü anlamak için değil, baskın çıkmak için kullanırlar. Meşeleri haklı olmak değil, üstün gelmektir.

MFÖ’nün (Mazhar, Fuat, Özkan) bir şarkısındaki şu sözler, bu hâli ne güzel anlatıyor:

“Sen neymişsin be abi!

Her şeyi sen bilirsin,

Her şeyden sen anlarsın…”

Bu anlayış, zamanla sözü değersizleştirir. İtirazlar kolayca kavgaya dönüşür. Fikirler çıkardıkları gürültü içinde kaybolur.

Çoğu zaman bu tavırlarını “dürüstlük” diye gösterirler. Oysa kırıcı bir dilin dürüstlükle ilgisi yoktur. “Samimiyet” denilerek söylenen söz, karşıdakini incitiyorsa orada bir sorun vardır.

Bu sebeple atalarımızın,

“İki düşün, bir söyle” sözünü, davranış şekli olarak önemli buluyorum.

Mevlânâ da aynı gerçeği şu sözle hatırlatıyor:

“Önce söylenene bakarım, söz mü diye; sonra söyleyene bakarım, adam mı diye.”

Herkesin bildiğini yüksek sesle söylemek cesaret olmadığı gibi doğru bildiğini ölçüsüzce dile getirmek de erdem sayılmaz.

Mesele konuşmak değildir. Asıl mesele, konuşurken neye dönüştüğümüzdür. Yıpratıcı sözlerin bıraktığı iz kolay kolay silinmez.

Toplumun ihtiyacı çok konuşanlara değil, daha çok düşünenleredir. Konuşan insan, gerektiğinde susmasını da bilmelidir.

Bazen susmak, söyleyecek söz bulamamaktan değil; kırmamayı seçmekten gelir. Her doğru, her yerde söylenmez. Bazı sözler doğru olduğu hâlde zamansızdır.

İnsan bunları düşünürken ister istemez kendine de soruyor:

Yoksa farkına varmadan biz de kırıcı bir dile mi savruluyoruz?

İnsanın en zor fark ettiği şey, kendi sesinin başkasında nasıl yankı bulduğudur.

Rahmetli Ferdi Tayfur’un dizeleri, bu duygunun özeti gibidir:

“Bana acı sözler deme darılmayalım

Sonra pişman oluruz bak, ayrılmayalım

Dil yarası derin olur, çare bulunmaz

Bir de derman derman diye kahrolmayalım”

Bazen anlatmak istediğimi tam ifade edemediğimde mısralara sığınıyorum. O zaman kelimeler kaleme bir başka dökülüyor.

DİL YARASI

Baş köşede durmuş; konuşur hayret!

Dilinden dökülen güldürür beni

Bir sözü gafletten, biri cehalet

Her sözü iğneli, yıldırır beni!

Adam sanır duruşuna bakanlar

Sözlerini boyalayıp satanlar

Boşa konuşanlar, gülsüz dikenler

Oturduğum yerden kaldırır beni!

Ne kadar konuşsa asla usanmaz

Verdiği zararı bilse uslanmaz

Yüz alışmış hiçbir şeyden utanmaz

Varlığı yaradır, bıktırır beni!