SESSİZ BİR HASBİHAL

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın daha önceden de bildiğim bir şiirini okurken şu dizeleri sanki yeni fark etmiş gibi birkaç kez okudum:

“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.”

Bu birkaç kelime, beni alıp derin düşüncelere götürdü.

Bazen bir kenara çekilip kendinizle konuştuğunuz, dertleştiğiniz anlar olur. Ama bu konuşma öyle sesli değildir… Kimse duymadan, sadece içinizden. Halinizi anlatmak için uzun cümlelere gerek yoktur.

Bazı zamanlar içinizi dökecek kimse bulamazsınız.

Yaş ilerledikçe böyle durumlarla daha sık karşılaşırsınız. Böyle anlarda insan en çok kendisiyle konuşur. Eğer bir sıkıntısı varsa yine kendine anlatır.

Bazen durup geriye bakarsınız.

Yaşananlar bir bir gözünüzün önünden geçer. Hiç ihtimal vermediğiniz şeylerin hayatınıza girip sizi nasıl etkilediğini fark edersiniz.

Hiçbir şey planladığı gibi gitmez. Halbuki yeni bir işe şevkle başladığınızda kendinizi güçlü hissedersiniz. “Nasıl olsa başarırım,” “Üstesinden gelirim” diye düşünürsünüz.

Zaman hızlı akar. Nasıl gelip geçtiğinin farkına varılmaz.

Bir an gelir, omuzdaki yük ağırlaşır. Adımlar yavaşlar. Siz düzeltmeye çalıştıkça başka bir yerden bozulur.

Bir süre sonra çabalarınız yerini kabullenmeye bırakır. Artık beklentiler azalmış, hedefler geri çekilmiştir. Sonra bir bakarsınız, mecburiyetlerle yaşamaya başlarsınız.

Dışarıdan bakanlara her şey yerli yerinde gibi görünür. Ama içinizde başka bir hayat, başka bir anlayış başlamıştır. Hayata bakışınız değişmiştir.

Bir yanınız “devam et” derken, öteki yanınız “buraya kadar” demeye başlar.

Artık elinizden bir şey gelmemeye başlar. Bazı şeyleri oluruna bırakırsınız. Bazıları buna teslimiyet der. Oysa bu, teslim olmak değil; ayakta kalmanın başka bir şeklidir.

İnsan en çok yanlış anlaşılmaktan çekinir. Bu yüzden çoğu zaman susmayı tercih eder.

Belki de göze battığını düşünür.

İnsanı bu noktaya getiren tek bir sebep yoktur aslında. Beklentileri karşılık bulmamış, görmezden gelinmiş, belki de dikkate alınmamıştır. Yaşananlar içine oturmuş, kalbine dokunmuştur. Hayal kırıklıkları birikmiş; gönül yorgunluğu artmıştır.

Her şeye rağmen yine de insanın içinde susmayan bir ses vardır. Tam kabullenmeyen, direnen, kısık ama inatçı bir ses…

Belki de insanı ayakta tutan budur. Tam dillendiremediği bir itiraz… Yerini tam bulmamış bir kabulleniş…

Kırmak istemez. Kırılmak da…

Mehmet Akif Ersoy bu duyguyu bir şiirinde şöyle dile getiriyor:

“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!”

Şu sözde de aynı düşünce vardır: “İnsanın en büyük acısı, söyleyemediği sözlerdir.” (Dostoyevski)

İnsan bazen duygularını ifade edecek kelime bulmakta zorlanır. Bulsa da bunu açıkça söyleyemez. İnsanın kendisiyle konuşma ihtiyacı böyle zamanlarda ortaya çıkar. Kendi kendisine bir şeyler söyler. Söyleyemese de sadece içinden geçirir… Ama çoğu zaman “kimseler duymasın” ister…

Aslında ben kolayını buldum. Gönlümden geçenleri şiirlere söyletiyorum.

İsteyen istediğini anlasın diyorum…

Artık o an insanın kendisiyle hasbihâli başlamıştır.

Sessizce…

KİM BİLİR!

“Yük olmuşuz” dedim, çoluk çocuğa,

Teslim mi olalım aklı uçuğa?

Onca derdi sığdırmışken buçuğa,

Yüz üstünde bırakırlar, kim bilir.

“Dert istersen” dedim, ara hakkını,

Sormadan alırlar fiyat farkını.

Acilen toplayıp götür pırtını,

Geç kalırsan dağıtırlar, kim bilir.

“Huzur kolay değil” dedim, bir düşün,

Biraz hareketlen, başlasın göçün.

Hele yetmiş seksen olursa yaşın,

Ocağını söndürürler, kim bilir.

“Kaç kişi var” dedim, hazır vurmaya,

Ayağına zincir ile sarmaya…

Az zamanın kalmış, be satılmaya,

Bebek gibi avuturlar, kim bilir.

“Tasalanma” dedim, bakıp öteye,

Para pul kâr etmez göçüp gitmeye.

“Şimdiden başlasan” derim gülmeye,

Deli diye bırakırlar, kim bilir.

“Kim bilir” dedim ya, şuna inan ki,

Hayat denen bu yol öylesi zor ki,

Bir masalın içindesin, belli ki;

Başarmadan vazgeçmezsin, bilirim.

Yusuf KABUKÇU