ORYANTALİZMDEN İSTİHBARATA: BİLGİNİN STRATEJİK GÜCE DÖNÜŞÜMÜ

Batı’nın Doğu üzerindeki bilgi birikimi, asırlardır sürdürülen sistemli stratejilerin ve kurumlaşmış politikaların sonucudur. Fransız tarihçi ve sosyal antropolog Emmanuel Todd’un, Türk nüfus sayımlarını ve İran verilerini doğrudan Paris’teki Türk ve İran büyükelçilerinden temin ettiğini söylemesi, bu sistemli işleyişin güncel bir yansımasıdır. Bu durum, akademik bir başarıyı göstermenin ötesinde, Batılı devletlerin stratejik bilgileri elde etmek için diplomatik imkânları kendi araştırmacılarına nasıl sunduğunu gösterir.

​Bu kurumsal aklın ve stratejik bilgi arayışının tarihî arka planı, oryantalizmin geçirdiği dönüşümde gizlidir. Mim Kemal Öke’nin "Saraydaki Casus" adlı eseri (Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1991) Sultan II. Abdülhamid Dönemi'nde Osmanlı sarayına kadar sızan İngiliz ajanı Arminius Vambery’nin istihbarat çalışmalarını belgelerle deşifre eder. "Reşid Efendi" adıyla sarayda fıkıh âlimi olarak hüsnükabul gören Vambery, Kuzey Afrika'da şeyh, Afganistan'da başmolla, Orta Asya'da kadı, Anadolu'da tarikat şeyhi olacak kadar da İslam dinine hâkimdir. Eser; aynı zamanda Turancılık fikrinin de teorisyeni olan Vambery’nin edindiği dinî, siyasî ve stratejik bilgileri İngiliz istihbaratına nasıl raporladığını anlatmaktadır.

​Arminius Vámbéry'nin "Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi" ise istihbarî faaliyetlerin saha çalışmasını anlatır. Eser; (Çev. Abdurrahman Samipaşazâde Abdülhalim, Haz. N. Ahmet Özalp, 6. Baskı, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2018.) Vambery’nin bir derviş kılığına girerek Hive, Buhara, Semerkand, Harezm, Herat gibi erişilmesi imkânsız bölgelerde yaptığı tehlikeli yolculuğu konu edinir. Kitabın içeriği; bölge halkının inanç haritalarını, aşiret yapılarını, coğrafî yolları ve yerel yönetimlerin zayıf yönlerini haritalandıran bir saha raporu niteliğindedir. Bu çalışmalar, oryantalizmin sadece Doğu'yu tanıma merakı olmadığını; sömürgeciliğin keşif kolu olarak kullandığını doğrulamaktadır.

Arslan Bulut, 28 Temmuz 2026 tarihinde Yeniçağ gazetesinde yayımlanan köşe yazısında, "Attila İlhan, bana Fransız istihbarat servisinin, NATO sürecinin başından itibaren Türkiye’nin etnik köken ve inanç haritalarını çıkardığını ve bu bilgileri CIA ile paylaştığını anlatmıştı." diyor.

Tarih boyunca Orta Doğu Bölgesinde cirit atan misyonerler ve istihbarat servisleri, bölgeyi dünden bugüne etnik ve siyasî çatışmaların merkezi haline getirdiler. Bu bağlamda bütün oryantalistleri istihbarat servislerinin ajanı diye suçlamak doğru değil; ama oryantalizmin bu konuda masum olduğunu söylemek de mümkün değil. Vatikan ve İsrail ilahiyatının İslamî bilimlerde derinleşen teologlar, dünya çapında büyük filologlar yetiştirmesi tesadüf değildir.

Buna karşılık, Türkiye’nin Roma, Rusya, Çin, Arap, İran, Balkanlar ve İsrail üzerine derinlikli uzmanlar yetiştirememesi, akademi dünyasının hapsolduğu içe dönük yapıdan ve devlet bürokrasisinin dengeci dış politika hantallığından kaynaklanmaktadır. Prof. Dr. Naci Görür’ün geçen hafta istifa gerekçesinde dile getirdiği tablo, bilimsel liyakatin yerini dar kadrolaşmanın aldığını ve "bizden mi, değil mi?" sorusunun ağır bastığı bir ortamda entelektüel derinleşmenin mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Evrensel ölçütler yerine yerel güç dengelerinin belirleyici olduğu bir üniversite ikliminde; komşu coğrafyaların dilini, dinini, tarihini ve sosyolojisini en ince ayrıntısına kadar işleyecek kadrolar yetişemez!

​Yakın tarihte, Şah Rıza Pehlevi Dönemi'nde İran'a, Türkiye'nin kültür ve sanat elçisi olarak Emel Sayın gönderiliyordu. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası alanda kültürel ve entelektüel derinliğini temsil etme konusunda ne kadar yetersiz ve vizyonsuz kaldığını gösteriyordu. Gelişmiş ülkeler akademi ve diplomasiyi, uluslararası alanda stratejik bir güç unsuru olarak kullanırken Türkiye'nin kültür ve sanatın temsilinde sadece popüler isimlerle sınırlı kalması ne kadar hazindi.

Son yıllarda kurulan Türk İş birliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yurt dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB), ASELSAN, TUSAŞ, Baykar, ROKETSAN, HAVELSAN gibi Türkiye’yi uluslararası alanda temsil eden kurum ve kuruluşları “devleti doğrudan temsil edenler” ile “Türkiye’nin dış dünyadaki ekonomik, kültürel, insanî ve akademik görünürlüğünü sağlayanlar” şeklinde ayırmak daha doğru olur. Peki bu çaba ve etkinlikler yeterli midir? Elbette yeterli değil. Bu topraklarda var olmak istiyorsak siyasî çekişmeleri, yolsuzlukları, haksızlıkları, hizipçiliği ve siyasî dedikoduculuğu bir tarafa bırakıp büyük işler yapmak zorundayız. Bilgi ve teknoloji trenini kaçırmadan aradaki mesafeyi kapatmak durumundayız.

Unutulmasın ki bilgiyi stratejik güce dönüştüremeyen toplumlar, başkalarının araştırma konusu ve hedefi olmaktan kendilerini koruyamazlar.