İÇİMİZDEKİ SES (Vicdan – Nefis)

Yeni yılın ilk günü, bir dostumuzun son derece modern yapılandırılmış diş kliniğindeydim. Asistanlarla selamlaşmanın ardından, aramızda yeni yılın ilk gününe yakışan kısa bir sohbet oluştu. Biraz sessizlikten sonra dikkat çekici bir sesle;

“2026’dan ne bekliyorsunuz?” sorusu döküldü dilimden.

Asistanların üçü birden sanki önceden sözleşmiş gibi, aynı anda aynı cevabı verdi:

“Önce sağlık ve huzur.”

Şaşırmadım. Hepimizin diline ilk gelen, gönlüne ilk düşen dilek bu değil midir? Yıllar değişse de beklentiler pek değişmez. İnsan yaş aldıkça isteklerini çoğaltmaz; aksine azaltır. Daha doğrusu sadeleştirir.

Gerçek şu ki hayattaki en büyük varlığımız sağlığımızdır. Sağlık yoksa hiçbir şeyin tadı da anlamı da kalmaz.

Huzur yoksa sahip olduklarımız bile bize ağır bir yük gibi gelir.

Oturduğum yerde masanın üstündeki bir dergiyi karıştırmaya başladım. Sayfaları çevirirken gözüme bir karikatür ilişti. Bir insan figürü… İki omuz…

Bir omuzda iyilik fısıldayan bir ses, diğer tarafta itiraz eden başka bir ses.

Gülümsedim.

Çünkü bu karikatürdekiler oldukça tanıdıktı.

Karikatür, insanın kendi içinde verdiği o sessiz mücadeleyi anlatıyordu: vicdan ile nefsin bitmeyen çekişmesini…

İnsan, hayatı boyunca hep doğruyu arar. İyiyi, güzeli ister. Bu arayış hiç bitmez. Bu yolculukta içimizde hiç susmayan iki ses vardır: biri nefsimiz, diğeri de vicdanımızdır.

Çoğu zaman hangisini dinlediğimizi bile fark etmeyiz.

İnsanı ayakta tutan da yoran da kendi içinde yaşattıklarıdır. Çünkü insan, en çok kendi içinde kazanır ya da kaybeder.

Durup kendinize hiç şu soruyu sordunuz mu?

Beni buraya getiren nedir?

Nefsim mi, vicdanım mı?

Dışarıda olup bitenlerden çok, içimizden gelen ses önemlidir. Seslerden biri “dur” derken, diğeri “devam et” diye ısrar eder.

Biri hatırlatırken, diğeri unutturmaya çalışır.

Kararlar çoğu zaman küçük görünür. Bu yüzden erteleriz. Görmezden geliriz. Yanlış olduğunu bile bile kolay olanı seçeriz. Doğruyu bildiğimiz hâlde susmayı tercih ederiz. Sonra da “hayat böyle” deyip geçeriz.

Oysa hayat dediğimiz şey, küçük kararların birikiminden başka bir şey değildir.

Bir yanımız ölçüyü hatırlatır, bizi rahat bırakmaz.

Diğer yanımız bir çok bahaneler üretirken;

“Bir kereden bir şey olmaz” der.

Ne zaman susturulması gerekenle susmaması gerekeni karıştırırız, işte o an içimizde birşeyler karışır. Kendi kendimize yabancılaşmaya başlarız.

Gece yatağa uzandığımızda bu iki ses yine karşımıza çıkar. Kimseyle konuşmayız. Sessizlikten geriye tek bir şey kalır: içimizdeki denge.

Huzur da huzursuzluk da burada başlar.

Vicdan sustuysa uyku ağırlaşır.

Konuşuyorsa o an gecenin uzadığını görürüz.

Sağlık, huzur, mutluluk…

Hepimizin hayattan ilk beklentisi.

Bir de geride kalanlar vardır:

Kırdıklarımız, sustuklarımız,

doğru olduğu hâlde yapmadıklarımız…

Vicdanla nefis arasındaki dengeyi koruyabilmek, belki de hayatımız boyunca verdiğimiz en önemli sınavdır.

2026 yılı; bu dengeyi biraz daha iyi kurabildiğimiz, vicdanımıza biraz daha fazla kulak verebildiğimiz bir yıl olsun.

Bu duygularla, sözü nefsimizle vicdanımız arasında birikenlere bırakalım…

NEFİS VE VİCDAN

Keyfimin bir kahyası var,

Her işime karışıyor.

Sanki gizliden rakibim;

Hep benimle savaşıyor.

Ne yapsam beğenmez hani,

Yaptığıma olur mani.

Ne melektir ne de cani,

Bak sabrımı taşırıyor.

Ben “al” derim, o mor ister;

Peynir desem loru ister.

Hayır demez, yeter ki ver;

Ne istesem kakışıyor.

Dokuz canlı bir canavar,

Ben varsam yanımda o var.

Bazen yağmur, bazen de kar;

Kendi gönlünce yağıyor.

Sanki damarımdaki kan

Bir gün nefsim bir gün vicdan,

Bazen doğru bazen yalan,

Neye baksam şaşırtıyor.

Kimdir, nedir bilemedim,

Her sözümü diyemedim.

Düşündüm de söylemedim,

Beni benimle sınıyor.