HOŞ GELDİN YA ŞEHR-İ RAMAZAN

On bir ayın sultanısın
Gönüllerin ummanısın
Dilimizdeki duasın
Hoş geldin, şehr-i Ramazan

“Geldi, geliyor” derken on bir ayın sultanı ile bir kez daha beraberiz. Günler hızlı geçiyor. Neredeyse Ramazan’ın ilk haftasını geride bırakıyoruz. Her yıl aynı sevinci yeniden yaşamak ne güzel…

Bu duyguyu her Ramazan yeniden hissediyoruz. Evimizde de, şehrimizde de daha sakin bir hava var.

Şu cümle, her yıl olduğu gibi yine cami mahyalarında yerini aldı:

“Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan.”

İlahilerde, sohbetlerde sıkça duyduğumuz bu söz sadece bir karşılama değil; bir hatırlatma…

“Ben geldim.” dercesine…

Şehir çok değişmiş gibi görünmüyor. Sokaklar aynı… Hayat bildiğimiz gibi devam ediyor. Fakat içimiz daha sakin. Sesimiz biraz daha yavaş çıkıyor. İnsanlar birbirinin yüzüne daha dikkatli bakıyor. Sahur vakti yanan ışıklar sanki evlerin içindeki bereketi yansıtıyor gibi…

Bu duyguyu özlemişiz.

İftar zamanı yaklaşırken sofralarda tatlı bir telaş başlıyor. Gün boyu tutulan oruç bir bardak suyla şükür içinde açılıyor. O an fark ediyoruz ki oruç sadece aç kalmak değil; beklemeyi bilmekmiş.

Sabrı öğrenmekmiş.

Aynı saatte oruç açmanın, aynı duaya “âmin” demenin verdiği yakınlık başka zamanlarda bu kadar güzel ve kolay yaşanmıyor.

Torunum soruyor, ben anlatıyorum…

Çocukluğumun Ramazanlarını hatırlıyorum. İftara doğru evimizi saran o hareketliliği, açık kapıları, komşudan komşuya giden tabakları… Teravih sonrası sokakta oynadığımız oyunları…

O günlerde sofralar bugünkü kadar zengin değildi. Ama gönüller daha rahattı. Yaş ilerledikçe insan şunu daha iyi görüyor:

En büyük zenginlik, taşıdığımız hatıralarmış.

“Ah o eski Ramazanlar” derken kaybolan zamanı değil, o samimiyeti özlüyormuşuz.

Bu ayda birbirimizin kapısı daha kolay çalınır. Sofralar sadece kendimiz için kurulmaz. Bir tabak yemek komşuya gider. Bir yardım eli sessizce uzanır. İmkânı olan paylaşır. Alan mahcup edilmez, veren göstermez.

Ramazan’da paylaşmak artar.

Sofralar belki daha gösterişli görünüyor. Ancak birlikte aynı masada buluşmak eskisi kadar kolay değil. Bu yüzden Ramazan sofraları daha kıymetlidir.

İnsan bu günlerde kendine biraz daha çeki düzen veriyor. Daha dikkatli konuşuyor. “Ben” demeyi bırakıp “biz” demeye çalışıyor.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şu hadisi Ramazan’ın ruhunu ne güzel anlatıyor:

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

Halk arasında sıkça söylenen “Oruç tutun ki sıhhat bulasınız” hadisi de ölçülü yaşamayı öğütlüyor. Oruç ibadeti, yemeğin de sözün de bir ölçüsü olduğunu hatırlatmasıyla önemlidir. Ramazan, hayatı biraz daha sade yaşamayı öğretir.

Ramazan akşamlarının bir başka güzelliği dost meclisleridir. Bu sohbetlerde birçok güzellik dile gelir. Bazen uzun bir öğüt yerine küçük bir hikâye insanın kalbine daha fazla dokunur. Çoğu zaman küçük bir tebessüm her şeye bedeldir.

BİR EŞEK BİR ÖKÜZ

İki medrese talebesi Ramazan’da bir Bektaşi köyüne misafir olur. Sohbet sırasında biri dışarı çıkar. Ev sahibi içeride kalana sorar:

“Arkadaşın nasıl biridir, bilgisi var mı?”

Kendini üstün göstermeye çalışan talebe şöyle der:

“Bırak onu, eşeğin tekidir.”

Biraz sonra aynı soru diğerine yöneltilir:

“Arkadaşın nasıl bir insandır?”

O da şu cevabı verir:

“Öküzden farkı yoktur.”

Akşam olur, ikram gelir. Tepside arpa ile samandan başka bir şey yoktur. Şaşkınlıkla sorarlar:

“Erenler, bu nedir?”

Ev sahibi gülümser:

“Biriniz eşek, ötekiniz öküzmüş; size bundan iyi azık mı olur?”

İnsan bazen başkasını küçültürken kendi değerini de eksiltir.

Atalarımızın dediği gibi:

“Ne ekersen onu biçersin.”

Ramazan sadece aç kalmak değil, kimseyi incitmemektir.

Günler hızla geçiyor.

Ramazanı evimizin misafiri bilelim.

Misafirimizi en güzel şekilde ağırlayalım.

Kırmadan, incitmeden, paylaşarak…

Ramazanınızı tebrik ediyor; hanelerinize sağlık, huzur ve esenlikler diliyorum.

Muhabbetle…

İyi haftalar.