"En büyük cevherler, en mütevazı kabukların içinde saklıdır."
Toprak en değerli madenleri derinliklerinde saklar; deniz en güzel incileri kabuğun içinde büyütür. İnsan da böyledir. En kıymetli karakterler, genellikle gösterişten uzak hayatların içinde filizlenir.
İnsan, gözünün gördüğünü gerçek zanneder. Parıltıyı değer, gürültüyü güç, görünürlüğü başarı sanır. Oysa hayatın en kıymetli insanları, göz önünde olmadan sessizce yaşayanlardır. Onların zenginliği ne servetlerinde ne makamlarında ne de şöhretlerindedir; asıl zenginlikleri karakterlerinde, vicdanlarında ve insanlığa kattıkları değerdedir.
Ne var ki çağımız görünene hayran olmayı, görünmeyeni görmezden gelmeyi yeğlemektedir. Değer üretmekten çok değer pazarlamanın öne çıktığı bir zamanda yaşıyoruz. Sesini en çok duyuranın haklı, kendini en çok gösterenin başarılı sayıldığı bir düzende, sessizce çalışan, becerikli, namuslu nice insan gölgede bırakılmaktadır. Bu yüzden toplumun gerçek zenginliğini oluşturan birçok insan, hak ettiği değeri hayattayken görememekte; ancak yoklukları hissedildiğinde kıymetleri anlaşılmaktadır.
Bugün toplumda kıymeti bilinmeyenler, göz ardı edilenler, görmezlikten gelinenler, yok sayılanlar ve harcananlar o kadar çok ki... Toplum adeta mağduriyet hikâyeleriyle dolu.
Kimi zaman bir öğretmenin emeği fark edilmiyor kimi zaman bir gencin yeteneği keşfedilemiyor kimi zaman da yıllarını dürüstçe çalışarak geçirmiş insanların sessiz çığlıkları duyulmuyor. Çalışanın değil öne çıkanın takdir gördüğü; liyakatten çok görüntünün konuşulduğu bir zamanda nice cevher fark edilmeden kaybolup gidiyor. Oysa toplumlar, en büyük kayıplarını fark edemedikleri değerlerle verirler.
Ancak bu tabloya bakıp umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Çünkü hayat yalnızca haksızlıklardan ibaret değildir. İyiliğin sessiz ama güçlü bir dili vardır. Bir tebessüm, samimi bir teşekkür, uzatılan bir yardım eli veya hakkaniyetli bir davranış, karanlık gibi görünen birçok duyguyu aydınlatabilir.
Belki de hepimizin yapması gereken önce çevremizdeki insanlara daha dikkatli bakmaktır. Fark edemediklerimizi fark etmeye, duymadıklarımızı duymaya, değerini bilemediklerimizi takdir etmeye çalışmaktır. Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey büyük imkânlar değil, kendisine duyulan samimi güven duygusu ve gönül tasdiki ile taçlandırılmış kıymet bilme yüceliğidir.
Hayatın içinde elbette kırgınlıklar da yaşanacaktır. Beklentiler karşılıksız kalacak, emekler zaman zaman hak ettiği karşılığı bulamayacaktır. Fakat bütün bunlar insanın kalbini karartmamalıdır. İçimizi yakan acılara ve tahammülü zor hayal kırıklıklarına rağmen hayat yine de yaşamaya değer. Karamsar ve kindar olmamak gerekir. Kin, öncelikle onu taşıyanı yorar, sonra insan ilişkilerini tarumar eder; umut ise hem sahibini hem çevresini güçlendirir.
Belki de en büyük eksikliğimiz, insanın değerini vefatından sonra anlamamızdır. Hayattayken takdir etmekte cimri, ardından methiyeler dizmekte ise cömert davranıyoruz. Oysa gerçek vefa, insan nefes alıp verirken omuzuna dokunabilmek, marifetlerini zamanında iltifata tabi kılabilmektir.
Yunus Emre'nin asırlar öncesinden gelen çağrısı bugün de yolumuzu aydınlatıyor:
"Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz."
Bu söz, sadece güzel bir öğüt değil, daha huzurlu bir toplumun inşası için yaren meclislerinde muhabbet kıvılcımını yeniden ateşleyecek bir gönül çerağıdır. Böylece insanların birbirini anlamaya çalıştığı, değer verdiği ve ön yargılardan uzaklaştığı bir dünyada mağduriyetler tamamen bitmese de azalacak; ihtilaflar zamanla hükümsüz hâle gelecektir.
Hayat, kırgınlıkları büyütecek kadar uzun; sevgiyi erteleyecek kadar geniş değildir. Üç günlük dünya için yeryüzünü yangın yerine çevirmeye değmez. İnsana yakışan; anlamaya çalışmak, hakkı teslim etmek ve geride güzel izler bırakmaktır.
Yahya Kemal'in mısralarıyla bitirelim:
Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde,
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.
Gönlünüz hoş, muhabbetiniz daim olsun.
Kalın sağlıcakla.